30 Kas 2011

Zaman makinesi


Air France ile British Airways'in ortak mucizesi Concorde, belki Paris-Rio veya Londra-Bahreyn gibi hatlarda da uctu ama, asil hedefi hep New York oldu.
Normal bir ucagin yaklasik 8 saatte katettigi Paris-New York yolunu, 4 saatten kisa surede aliyordu. Oglen 11'de Paris'ten yola cikan Concorde, ayni gunun sabah 08:45'inde New York'a variyordu : Gunesten bile hizli.

28 Kas 2011

Get Along

Babet Palas'taki ismim, Tegan & Sara'nin Walking with a Ghost sarkisindan geliyor.
Kanadali ikizlerin son isi Get Along, CD+DVD formatinda; yeni cikti.
DVD'deki uc film, Amerika turnesine dair States, Hindistan turnesine dair India, ve esin dostun onunde verilen canli konserin kaydi For The Most Part.
CD'de ise, For The Most Part'in 15 canli sarkisi var.


27 Kas 2011

Vogue Türkiye Kasım

Vogue Türkiye bir buçuk sene önce yayınlanmaya başladığında, çokçokçok heyecanlanmıştım. Çünkü üniversitedeyken, kariyer hedeflerimin arasında ‘’Vogue’u Türkiye’ye getiren kişi’’ olarak tarihe geçmek vardı, ama maalesef ben bunu yapacak kadar zengin / etkili (influential) olamadan, Doğuş Yayın Grubu bu işe el attı. Bu arada diğer bir planım H&M’i Türkiye’ye getirmekti. Ama şanssızlık işte: başımdan büyük, son derece megaloman fikirler mevcut, imkânlar ise zayıf, tipik acıklı memur çocuğu hikâyesi (çok abarttim, evet). 

Konumuza dönersek, Vogue alışkanlığım küçük yaşta başladı, herkes gibi ben de harçlığım el verdikce Vogue alıyordum (benim ilk göz ağrım Vogue Deutsch’tur, ki diğer büyük Vogue’larla karşılaştırıldığında elbette ki zayıf kalıyor, farkındayım, ama içimde bir germanofon – var mı böyle bir kelime? – yaşıyor, kahretsin); Mart 2010’dan beri de her ay şaşmadan Vogue Türkiye’yi satın alıyorum.

Ben Vogue’umuzdan memnunum. Şu anda memnuniyetten daha fazlası olamıyor (yani ‘’delicesine seviyorum’’ kıvamına ulaşamadık kendisiyle henüz), ama doğaldır, henüz çok genç bir dergi ve eminim ki ekip olarak büyük baskı altında çalışıyorlardır, zira diğer Vogue yayınları ile kıyaslanmanın yükünü taşıyorlar. Ben her ay okumaya değer buluyorum kendisini, özetle: me likey, a lot.

Niyetim, bundan sonra her ay Vogue’un güncel sayısı ile ilgili bir ‘’eleştiri’’ yazmak (hangi yazıları beğendim, neleri kötü buldum, hangi sayfaları yırtıp, panoma astım gibi). Aslında bugün Kasım sayısından başlayacaktım bu işe, ama şimdiye kadar yayınlanan en kötü Vogue Türkiye kapağına sahip olduğundan, vazgeçtim. O kadar çirkin ki, derginin içini dahi açasım gelmiyor. Aralık sayısı bayilerde satılmaya başlamış bile ve ben henüz Kasım sayısının tek bir sayfasını oku(ya)madım. 


Arka plan, dünyanın en çirkin renklerinden jersey shore orange ve karamel renginin karışımı gibi görünüyor. O uzun deri ceket süper-itici, şeffaf ‘’üst’’ çirkin-ötesi, Isabeli ise elbette muhteşem, ama burada Brooke Shields’e benzemiş (ki bunu iyi anlamda söylemiyorum). Kapağın genel olarak seksenli yılların en kötü anlarını çağrıştırması da ayrı bir dert. Ağustos kapağının muhteşemliğini bu çirkinizm örneği ile karşılaştırdığımda, aynı kişilerin elinden çıkan işler olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum.


 Blog’umdaki ilk Vogue yazısını olumsuz bitirmek ayıp olur, çünkü seni seviyorum Vogue, cansın. Bu yüzden aşağıda dünyada gördügüm en güzel Vogue kapaklarından birini paylaşıyorum (tarihe dikkat!), so incredibly glamorous. 



26 Kas 2011

Nuri Sahin, Real Madrid formasina 9 sene sonra kavustu

U17 kategorisinde Avrupa sampiyonu ve dunya 4.su olan futbol takiminin Ozgurcan Ozcan, Deniz Yilmaz ve Tevfik Kose gibi kilit isimleri, birer Football Manager yildizi olmaktan oteye gidemediler.

Heyecan veren genc yeteneklerden Caner Erkin, Turkiye'de yetismis olmasina ve Manisaspor'da oynamasina ragmen, 20 yasindan once bir Sampiyonlar Ligi takimina, CSKA Moskova'ya transfer oldu. Yuri Zhirkov'un yedekliginde kendini gelistiremeyince, once Galatasaray'a kiralandi, sonra da Fenerbahce'ye geldi. Bir gun, takim hucuma cikarken top kaybedip gol yenmesine neden olan bir saatli bomba; ertesi gun, formunun zirvesindeki Tuncay Sanli'yi hatirlatan bir savasci.

O jenerasyonun en iyisi, kuskusuz Nuri Sahin'di. Hem Borussia Dortmund'da hem de A millilerde gorev aldi. Ebeveynlerini haylazliklarindan biktirdigi icin yatili okula paketlenen bir cocuk gibi Feyenoord'a kiralik gonderildi. Dondugunde, Bundesliga sampiyonluguyla sonuclanacak yeni bir sayfa acti.

Nuri nihayet Real Madrid formasina kavustu. Sampiyonlar Ligi'ndeki 6-2'lik Dinamo Zagreb zaferinde 90 dakika oynadi. Twitter hesabinda once bunun gururunu, ardindan da surpriz bir videoyu paylasti.


Sampiyonlar Ligi'nin 2002-2003 sezonunda Borussia Dortmund-Real Madrid macinda top toplayicilik yapan Nuri, mac sonunda Ronaldo'nun formasini istiyor. Il Fenomeno'nun umrunda degil, Nuri'yi 9 sene bekletiyor.

24 Kas 2011

The Magger

İsmi (The Magger) kötü, niyeti iyi olan bir online dergi platformu.
Beni ‘’Yazıyorsak Varız’’ sloganıyla tavladılar.


Neredeyse bir senedir yayındalarmış, demek ki ben çok geç keşfettim. 

Dört ayrı dergide farklı konulara ağırlık vermişler:

theFemme: isminden belli ettiği üzere, kadınlara yönelik bir dergi; çoğunlukla moda / alışveriş etrafında dönüyor anladığım kadarıyla; buna ek olarak biraz annelik, biraz cinsellik, biraz yemekler, ve ucundan kenarından feminizm hakkında yazılar okuyabiliyoruz

theMet: tipik bir ‘’lifestyle’’ dergisi, kendi anlatımlarına göre ağırlıklı konuları: mekan, şehir, kültür, sanat, sinema, edebiyat, konser, sergi, gurme ve bu liste böyle gider

theSpot: kendini tamamen moda editoryallerine (Editorial’ın Türkçesi nedir allaaşkına?) ve street style’a adamış bir dergi, me likey

theShot: evet, doğru tahmin ettiniz, burada fotoğraf sanatına odaklanıyor ve hem amatör, hem profesyonel işlere yer veriyorlar (ancak şu anda sayfada göremiyorum)


Sistem de şu: herkes katkıda bulunabilir, bu ‘’mag’’ler hepimizin. Sözlüğün dediği gibi, ‘’üreten bizsek neden kullanıcı biz olmayalım’’ – daha doğrusu tam tersi.

Hepsi görsel anlamda oldukça ‘’appealing’’ dergiler, ancak içerik olarak henüz yeterince pişmemişler. Ki gayet doğal, The Magger amatör ruhlu bir oluşum, ayrıca tek bir sesi olan bir yayın değil – birbirinden tamamen alakasız birçok kişinin yazılarından / fikirlerinden / resimlerinden oluşuyor her bir dergi.


Biraz daha standart konulardan uzaklaşıp, kendi çizgilerini bulduklarında, çok güzel bir kıvama gelebilirler diye düşünüyorum. Ben fanzine olayını ucundan kaçırmış bir bebeto olarak, aslında bu konuda pek yorum yapma yetkisine sahip değilim, ama bence 2010’lu yılların fanzine’i budur, böyle bir şey olmalıdır, everybody contribute.


23 Kas 2011

Gorillaz Covering The xx

Bu blog’da haftada en azından bir Damon Albarn yazısı çıkmadığında, ‘’damonalbarnsızlıktanölecekhastalığı’’na yakalandığımızdan,  aşağıda dünyadaki en güzel ‘’cover’’lardan birini sunuyorum:

Gorillaz covering Crystalised by The XX (J Thunder Mix)



(Şarkının orijinali burada)

22 Kas 2011

Tom Ford Spring 2012

Tom Ford Gucci’den ayrılıp, dünyanın en güzel filmlerinden birini yaptıktan sonra tekrar moda dünyasına döndüğünde, heyecandan ölmüştüm. Hayır, bana ne oluyorsa? Sanki young professional maaşım, tasarladığı kıyafetleri almaya yetecekmiş gibi (bu anlamsız durumu birçok ‘’büyük’’ tasarımcının işleri ile ilgili yaşıyorum, Miuccia Prada olsun, Phoebe Philo olsun, Lazaro Hernandez ve Jack McCollough olsun – ama bu başka bir yazının konusu). 

Ancak Tom Ford, ki tasarımcı kişiliğinin ötesinde kendini ve markasını çok iyi satmayı / pazarlamayı bilen bir PR ustasıdır, şu son bir buçuk yılda işlerini bizden, yani ‘’general public’’ten, esirgemeyi seçti. Tüm markalar sosyal medya trendinin doruklarında internet’i, kolaborasyonları ve her türlü guerilla marketing stratejisini ölesiye kullanırken, Tom Ford yeni koleksiyonlarını çok kısıtlı bir kitleye özel sunumlar ile tanıtıyor. 

Yanlış anlaşılmasın, bunu Azzedine Alaia gibi çatlaklıkla karışık paranoya ve sistem karşıtlığı anlamında yaptığına inanacak kadar saf değilim; bu ‘’mahrem ve ketum’’ sunumlar çok ince hesaplar sonucu ortaya çıkan bir başka reklam / tanıtım / PR aktivitesi. Tom Ford gibi business kafası olan bir adam, bunları ‘’prensip sahipliğinden’’ yapmıyor elbet. 

Tom Ford şunu çok iyi anlamış ki, işlerinin taklit edilememesi ve belirli bir kitle tarafından arzulanması için en önemli unsur kalitedir. Zaten koleksiyonuyla ilgili okuduğum bir, iki yazının ortak fikri, kıyafetlerin süper-lüks, über-lüks, pan-lüks olduklarıydı. Bu tespiti ancak tanıtıma katılan bir kişi yapabilir. Bu tür kıyafetlerin üretimindeki ince el işçiliği ve yüksek kaliteyi hiçbir fotoğraf yansıtamaz. Ayrıca yaratılan gizlilik, merak uyandırarak, herkesin koleksiyon hakkında konuşmasını sağlıyor. Mr. Ford, you’re a cunning fox.

Nihayet sadet: İlkbahar 2012 koleksiyonunun fotoğrafları, geçen günlerde, yani özel tanıtımdan iki ay sonra yayınlandılar. Birçok parçayı beğenmedim. Zaten Tom Ford’a olan sevgim, tasarımlarından çok, tutumuyla, yarattığı havayla, kendisiyle ilgili. Ve yukarıda bahsettiğim gibi, bu kıyafetlerin kıymetini tamamıyla anlayabilmek için, onlara dokunmak, onları yakından görmek gerekiyor sanırım.






21 Kas 2011

3D Manicure vs. Clear Fingertips


Oje şu hayattaki en eğlenceli şeylerden biri. Tokyo’ya kadar gidip de, 3D manikür yaptırmadığımdan dolayı çok pişmanım. 



Aşağıdakiler de belki 3D manikürün antitezi, yapay tırnaklarda sadeliğin son noktası.
Uzun tırnak sevmediğimden asla kullanmazdım, ama bence şahane bir olay bu.




20 Kas 2011

Downloadcunun dostu Metallica

Guardian'in haberine gore, Metallica bu yaz Download Festival'da isimsiz siyah albumunu - The Black Album - bastan sona calacak.

Lulu calmasindan iyidir tabii.



19 Kas 2011

Tokyo + Pharrell Williams = Awesomeness

VICE dergisini sevdiğimi sürekli unutuyorum. Bir yerde görüyorum, sayfalarını biraz karıştırıp, içimden ‘’VICE muhteşem ya’’ diyorum, sonra öyle kalıyor. En son Tokyo’da Only Free Paper’da karşıma çıkmıştı. Bugün de, like a simple twist of fate (ki en çok sevdiğim Dylan şarkılarındandır), yine Tokyo teması ile cezbetti beni. Gerçi bu sefer ilgimi çeken dergi değil, web sitesiydi.

Şu hayatta üç beş çok istediğim şey var, bunlardan biri Tokyo’yu görmekti – ki gerçekleşti; bir diğeri de Pharrell ile fotoğraf çektirmek. Hani demiyorum ki oturup konuşalım, evlenelim, çocuklarımız olsun (artık hislerimi ne yazık ki ergenler kadar uç noktalarda yaşamıyorum), tek bir fotoğraf ile yetinecek kadar yaşlıyım. 

Pharrell’i ne denli sevdiğimi, sevgimin devasa boyutlarını anlatmamın m ü m k ü n a t ı yok. Hani öyle böyle değil, yıllardır devam eden bir aşk bu. Benim gibi maymun iştahlı bir insan için önemli bir durum. 



Videonun geri kalanını aşağıdan izleyebilirsiniz.



Pharrell forever.

18 Kas 2011

Nazar Profiterol

Profiterol sevip de, Kurtuluş‘taki Nazar Pastanesini tanımayan yoktur herhalde. Bu yüzden bu yazıyı cool huntermışcasına, ben keşfetmişimcesine yazmayacağım. Çünkü Nazar’a ayıp etmiş olurum, zira onlar bu konuda bir ekoldur. 

Milör de vaktinde programında Nazar’ın profiterollerine yer vermişti:


Yazmamın sebebi şu: Nazar’a son uğradığımda, sadece kendime değil, hediyelik de profiterol almak üzere dükkâna girmiştim. Pastane sahibi Bahattin Bey’e, profiterollerin kaç gün taze kalacağını sorduğumda, aynı gün içinde tüketilmesini önerdiğini söyledi. Hediyeyi ancak bir, iki gün sonra verebileceğimi açıkladığımda, bana karşı çıktı. ‘’Ben bunu istemiyorum. Yarın tekrar gelip tazesini alın, veya sipariş verirseniz biz evinize göndeririz’’ dedi. Satmadı bana yani profiterolleri. 

Ben bayıldım bu tavra. Bahattin Bey o kadar sahipleniyor ki işini, o kadar güveniyor ki zanaatına, o kadar koşullanmış ki sadece en iyisini yaratmaya ve satmaya – para kazanıp, birilerinin bayat profiterol yemesi yerine, satış yapmamayı tercih ediyor.

Ben de hayatta (ve özellikle iş hayatında) bu kadar prensip sahibi, bu kadar şahsiyetli olabilmek isterdim (bu lafı da – ‘’şahsiyetli’’ – sevgili anotherstar’dan çaldım, beni hoş görsün). Bahattin Bey benim için artık sadece dünyadaki en güzel profiterolu yapan kişi değil (o çikolata sosu beni deli ediyor, ben hayatımda böyle güzel sos yemedim), aynı zamanda örnek insandır da. 

Ben İstanbul’daki bu mahalle yaşamına bayılıyorum. Burada büyüyenler ne kadar şanslı olduklarının farkında bile değiller.

17 Kas 2011

Biyik altindan gulen tirnaklar


YouTube'da ilginc oje kreasyonlarini paylasan - yaratim kelimesi siritiyor sanki - cutepolish'ten, tirnaklari biyik altindan gulumsetme kilavuzu :

16 Kas 2011

Trials of the Past

Dünün / günün şarkısı: Trials of the Past / SBTRKT


Can't tell anyone, anyone, it's hurting you
So hold it in, cover up, pull up your sheets, your sheets
A torpedo cruising in the ocean, and soon it's due
So I got to sit up, sit up, oh, up
For my heart to come down, down, down, down, down
So I got to sit up, up, up, up, up
For my heart to come down, down, down, down, down

15 Kas 2011

6,5 cm x 4 cm

René Lacoste'un timsahli ilk ceketindeki logo, 6,5 cm x 4 cm boyutlarindaymis.
Bugunku logolarin olcusu ise, 2 cm x 1 cm.


300'den fazla global firmanin logosu, nesli tehdit altindaki bir hayvan veya bitki. Lacoste, "Save Your Logo" kampanyasina katilan uluslararasi ilk marka.

14 Kas 2011

Versace for H&M revisited

The very best of Versace for H&M koleksiyonunun tanıtım videosu oldukça eğlenceli.



Bu arada koleksiyonun satışa çıkma tarihi yaklaşınca bir şey fark ettim: Neden 17 Kasım? Neden bir Perşembe günü? Neden biz çalışan insanların da rahatça alışveriş yapabileceği bir Cumartesi / Pazar değil? Ya Cumartesi gününe kadar istedigim elbise “sold out” olursa? Fenalardayım.


Damon Albarn bos birakmaya gelmez

Bir Damon Albarn, bir de Flaming Lips bu hevesle calistikca, Babet Palas'ta muzik post'u eksigi cekilmez.
Albarn, NME'ye verdigi roportajda Blur'ce sarki kaydetmeye devam ettiklerinin mujdesini vermis. Henuz yeni bir album telaffuz edilmese de, anlasilan konser verecekler.

13 Kas 2011

Fasuli'nin Tophane ve Sirkeci lokantalari

Kuru fasulyesiyle meshur Fasuli lokantalarinin Sirkeci'deki subesi, menusunde ek olarak doner / iskender icermesi nedeniyle ve kapidan gecen turistleri cagiran personeliyle, Tophane'deki merkezinden farkli bir havada. Bizim ikisine de gitmisligimiz var.

Genel hatlariyla; ikisinin de kuru fasulyesi lezzetli ama yagli, pilavi bence siradan, mihlamasi duzgun, koftesi ev koftesi tadinda. Ikisi arasinda, atmosferi sebebiyle, kesinlikle Tophane'dekini tavsiye ederim.

Bu iki lokantanin haricinde (simdilik) Cerrahpasa, Capa ve Ikitelli'de de subeler var. Franchising yoluyla yeni lokantalar acmak istiyorlar. Diger 3 subeyi tanimadigim icin degerlendiremem; neyse ki meraklisi, Vedat Milor'un Cerrahpasa ziyaretinin videosunu izleyebilir :


Her Turk'un damak tadina hitap eden kofte gibi, kuru fasulye gibi temel yemeklerin "en iyi"si cok subjektif bir secim. Bu yemeklerde, herkesin fanatigi oldugu bir mahalle / esnaf lokantasi var. Kuru fasulye icin guvenilir bir adres olan Fasuli'nin Tophane'deki merkezini, misafirlerini kendi favori mahalle lokantasina goturemeyecekler tercih edebilir.

Fasuli'nin notunu, hem Sirkeci subesinin Tophane'deki merkeze kiyasla keyifsizligi, hem de mihlama veya kofte gibi, kuru fasulye harici, ama yine de spesiyallerinden saydiklari yemeklerin bazi kusurlari yuzunden kirmak zorunda kaldim.

Temel bilgiler :
Kredi kartlari ve yemek cekleri / kartlari gecerli.
Alkollu icecek yok.

Kasim 2011 fiyatlari :
Kuru fasulye : 7 TL
Pirinc pilavi : 4,50TL
Mihlama : 7 TL
Kofte : 8,50 TL
Tursu : 4 TL
Tatlilar : 5'er TL
Su : 1 TL

12 Kas 2011

Karlie Who?

Victoria’s Secret kadar gülünç defileler hazırlayan bir diğer marka tanımıyorum. Defilede gösterilen ‘’şeyler’’ – şey diyorum, çünkü kıyafet mi, çamaşır mı, kostüm mü, belli değil – o kadar çirkin, o kadar kepaze, o kadar saçma ki, gördükçe kendimi kesesim geliyor. Ki ben saçmasalak şeyleri seven bir insanım, eğlenceli oluyorlar. Ama Victoria’s Secret’te o neşe de yok, bu marka tamamen saf rüküşlükten ibaret.


Bu yüzden Viktorya'yı uzun süredir ‘’ignore’’ (şu Boğaziçili Türkçesinden de bir türlü vazgeçemiyorum) ediyordum. Zaten Heidi Klum’dan da tiksinirim (ama Project Runway’e bayılırım, bu kadar da bir dediği bir dediğini tutmayan, bu kadar da dengesiz bir insanım). Ama bu sene göz yumamayacağım bir gerçek ile karşı karşıyayım: Viktorya’nın ‘’Angel’’ları arasında Karlie Kloss da yer alıyormuş (!).



KarlieWho? diyenlere kendisini kısaca tanıtmak isterim: O, dünyada ince dudaklı olmasına rağmen beğendiğim tek kız. O kadar harikgüzellikte, o kadar muhteşemgülüşlü, o kadar pembesimlioje ki, saflığını Victoria’s Secret’in ucuzluğuna satmış olması, kalbimi kırıyor. 



Ucuz derken, ruhu ucuz. Yoksa ben de biliyorum ‘’Angel’’ olmanın neden her mankenin hayallerini süslediğini. Bu defileye çıkarak, Karlie emekli maaşını kenara koymuş olacak. Ve hatta akıllıca davranırsa, sadece çocukları değil, torunları bile faydalanabilirler Viktorya’dan gelen paracıklardan.

Ah Karlie, para için şu aşağıdaki kılığa girmene değer miydi?
Oh so fugly. 


11 Kas 2011

Mahna Mahna

How I Met Your Mother'ci Jason Segel son donemlerde sagda-solda (Jay Leno'da-Saturday Night Live'da) Muppets filmi icin tanitim yapiyor.

Hem filmde rol alan Amy Adams veya Chris Cooper gibi oyuncularin, hem de Joanna Newsom veya Feist gibi muzisyenlerin katildigi kalabalik soundtrack'ten parcalar Stereogum'da.


10 Kas 2011

DESIGNSTRAPS

Arkadaşımın şirketi diye söylemiyorum, ama DESIGNSTRAPS için gerçekten tek bir tanım var, o da ‘’süper olay!’’.  Bu bantlar, fotoğraf makinesini sıkca kullanan insanlar için çok güzel bir customization ürünü. 

Bir sürü farklı tasarım arasından seçme olanağınız var. Aşağıda en çok beğendiklerimi görebilirsiniz. 
 

 
 
 
 
Ayrıca daha önce de söylemiştim, (samimi oldukları sürece) sosyal sorumluluk olaylarına karşı bir zaafım var. DESIGNSTRAPS de ‘’Sharety Band’’ ismi verdikleri bantın gelirinin bir kısmını ‘’Anderi Hilfe’’ isimli organizasyona bağışlıyor. Generation Y mensupları olduğumuz o kadar belli ki.



 ‘’Bu yazı reklam kokuyor’’ diye ağlamayın, zaten şu anda Türkiye’ye gönderim yapmıyorlar. Başladıklarında buradan duyuruyor olacağım.


9 Kas 2011

Retarded Fren

Radiohead kardesler Thom Yorke ve Johnny Greenwood ile hiphopcu MF Doom'un ortak isi "Retarded Fren", Pitchfork'ta.

8 Kas 2011

5 benzemez

Hyundai sponsorlugundaki Re:Generation projesinde 5 DJ (Mark Ronson, The Crystal Method, Skrillex, Pretty Lights ve DJ Premier) "geleneksel" muzik turlerinde birer sarki kaydedeceklermis.

Mark Ronson'in ekibine Erykah Badu, Mos Def, Trombone Shorty, ve the Dap Kings uyeleri katilmis. Benim ekibimde de Trombone Shorty isimli bir muzisyen olsaydi, ben de mecburen caz yapardim.

A La Modeliste :

7 Kas 2011

WeWOOD

Sosyal sorumluluk projelerinin ortak sorunu (ki bu alanda çalışan bir insan olarak bunu kendi tecrübelerimden yola çıkarak söylüyorum) inandırıcılıktır. Şirketlerin bu projelere sadece PR / imaj için mi, yoksa samimi ilgi ve alakadan dolayı mı girdiklerini görebilmek ve değerlendirebilmek zor.

WeWOOD ise inandırıcılık konusunda çok iyi bir örnek. Ahşaptan ürettikleri saatlerinde herhangi bir yapay malzeme bulunmuyor. Saatler tamamen doğal, ama buna rağmen sıkıcı değiller, tasarımları çok kool.

Aşağıdaki model (Jupiter) koleksiyondaki favorim:


Çocukluğumun orman ve dağlarda geçmesine rağmen, doğaya çok bağlı değilimdir. Birçok hayvandan korkuyor ve kendimi şehir insanı olarak görüyorum. Ama ağaçlara karşı bir zaafım var. Sanki dünyanın kralları onlarmış gibi, sanki isteseler yürümeye başlayıp, hepimizi ezebileceklermiş gibi. Zaten Lord of the Rings’deki favori karakterlerim de Ent’lerdi (kitaptakilerden bahsediyorum, filmdekileri, benim hayalimdekilere benzemedikleri için o kadar beğenmemiştim). Ayrıca şimdiye kadar aldığım hediyeler arasında en güzellerden biri, benim adıma Tema Vakfı’na yapılan bağıştı. Lafı çok uzattım, artık bağlamanın vakti geldi: WeWOOD her satılan saat için bir ağaç dikiyormuş. Ne kadar muhteşem bir olay bu? Sloganları da güzel: One Watch  – One Tree – One Planet*. 

Ben sevdim, alıyorum.



*Bu konsept bana TOMS’u hatırlattı. ‘’One for One’’ diyerekten, onlar da her satılan çift ayakkabı için bir çift bağışlıyorlar. Hem hip, hem yardımsever – benim gibi fake bir hipster’i kalbinden vurmak için çok akıllıca bir yöntem. Ah TOMS ve WeWOOD, you’re so naive, yet so.

6 Kas 2011

Versace for H&M

H&M’in kalbimdeki yeri bambaşka. ‘’Modanın demokratikleşmesi’’ sürecini birebir yaşamamı sağlayan marka ta kendisidir. H&M şehre gelmeden önce, alışveriş yapabileceğimiz pek bir yer yoktu. Ve tam da vaktinde geldi, çünkü çocukluktan genç kızlığa geçmekteydik, artık annelerimizle alışverişe çıkmak istemiyorduk, eskiden gittiğimiz yerleri beğenmiyorduk.

H&M bize harçlığımızla alabileceğimiz ‘’stylish’’ kıyafetler sundu. Çok net hatırlıyorum, Vogue’da gördüğüm, 2000€ fiyatındaki hayallerimi süsleyen pofuduk etek, bir gün H&M’de karşıma çıktı. Tıpatıp aynısı değil, ama çok benziyordu. Ben o gün o eteği satın almadım. Çünkü gerek yoktu. Bir yerlerde ulaşılabilecek şekilde var olması, benim için yeterliydi.

Ve ilk satırda bahsettiğim demokratikleşme de tam bu anlama geliyor zaten: ulaşılabilirlik. 
H&M sayesinde, Karl Lagerfeld’e, Comme des Garçons’a, Stella McCartney’e, Viktor & Rolf’a ve sayısız başka tasarımcının ürünlerine ulaşabildik. Uzak dünyaların isimleri olan bu tasarımcıların elbiseleri, etekleri, T-shirt’leri dolaplarımızdaki yerlerini buldu. 

17 Kasım itibariyle ise H&M’in son kolaborasyonunun meyveleri mağazalarda yerini alacak: Versace for H&M. Versace’nin büyük hayranı değilim, ama Versus iyidir ve sırtı açık harika muhteşemlikteki o siyah elbiseyi (aşağıdaki resimde en alt sağda görebilirsiniz) mutlaka deneyeceğim. 

Türkiye’de İstinye Park’taki H&M’de satışa sunulacak koleksiyon ile ilgili tüm detaylar için: http://www.hm.com/tr/versace#home




Öyleyse: Teşekkürler H&M. Hayatımda bir fark yarattın. İstediğim gibi giyinebilmemi sağladın. Kendimi ifade etmemde yardımcı oldun. 

H&M Türkiye’ye gelmeden önce, burada izleyeceği politikayı ve özellikle fiyat politikasını çok merak ediyordum. Diğer birçok markanın yaptığı şeyi yapmayarak, fiyatları yurt dışından daha düşük tutuyor. Bu tutumu çok beğendim.

Tek üzüldüğüm nokta, ilk mağazanın Forum İstanbul’da açilmiş olması. Neden Forum Istanbul? H&M’e İstiklal Caddesinde bir Flagship Store çok daha fazla yakışırdı diye düşünüyorum. Umarım ileride böyle bir projeye girişirler. Ben de sonunda hayalimi gerçekleştirerek, onlar için çalışmaya başlarım.

5 Kas 2011

Once you pop, you can't stop

VH1 neredeyse 15 yil once videokliplerine Pop Up bilgi balonlarini yerlestirdiginde, herkesin cok hosuna gitmisti. Belki artik o donemki kesiflerin heyecani kalmadi, ama meraklisi kendi Pop Up klibini yapabilir.

4 Kas 2011

Rocketjuice and the Moon

Damon Albarn'un Flea ve Tony Allen ile kurdugu grubun adi "Rocketjuice and the Moon" oldu. NME'nin haberine gore, grup 2012'de bir album de cikaracak.


(image via)

3 Kas 2011

Cornholio'nun donusu

Son bolumu 1997'de yayinlanan Beavis and Butt-head, MTV'ye geri donuyor.



Bakalim Metallica tisortuyle ozdeslesmis Beavis, Lou Reed'le ortak yapilan Lulu'yu nasil buldugunu anlatacak mi.

1 Kas 2011

D.A.N.S.a davet

Fransiz'in, yanina vatandasini alip elektronik muzik yapani makbuldur. Daft Punk, sirasini gecen sene Tron'la savdi. Air, Love 2'dan beri sessiz. Bu yuzden sahne Justice'e kaldi.


Taptaze album "Audio, Video, Disco"yu bastan sonra ucretsiz stream eden NME'de kisa bir roportaj da var.