27 Kas 2011

Vogue Türkiye Kasım

Vogue Türkiye bir buçuk sene önce yayınlanmaya başladığında, çokçokçok heyecanlanmıştım. Çünkü üniversitedeyken, kariyer hedeflerimin arasında ‘’Vogue’u Türkiye’ye getiren kişi’’ olarak tarihe geçmek vardı, ama maalesef ben bunu yapacak kadar zengin / etkili (influential) olamadan, Doğuş Yayın Grubu bu işe el attı. Bu arada diğer bir planım H&M’i Türkiye’ye getirmekti. Ama şanssızlık işte: başımdan büyük, son derece megaloman fikirler mevcut, imkânlar ise zayıf, tipik acıklı memur çocuğu hikâyesi (çok abarttim, evet). 

Konumuza dönersek, Vogue alışkanlığım küçük yaşta başladı, herkes gibi ben de harçlığım el verdikce Vogue alıyordum (benim ilk göz ağrım Vogue Deutsch’tur, ki diğer büyük Vogue’larla karşılaştırıldığında elbette ki zayıf kalıyor, farkındayım, ama içimde bir germanofon – var mı böyle bir kelime? – yaşıyor, kahretsin); Mart 2010’dan beri de her ay şaşmadan Vogue Türkiye’yi satın alıyorum.

Ben Vogue’umuzdan memnunum. Şu anda memnuniyetten daha fazlası olamıyor (yani ‘’delicesine seviyorum’’ kıvamına ulaşamadık kendisiyle henüz), ama doğaldır, henüz çok genç bir dergi ve eminim ki ekip olarak büyük baskı altında çalışıyorlardır, zira diğer Vogue yayınları ile kıyaslanmanın yükünü taşıyorlar. Ben her ay okumaya değer buluyorum kendisini, özetle: me likey, a lot.

Niyetim, bundan sonra her ay Vogue’un güncel sayısı ile ilgili bir ‘’eleştiri’’ yazmak (hangi yazıları beğendim, neleri kötü buldum, hangi sayfaları yırtıp, panoma astım gibi). Aslında bugün Kasım sayısından başlayacaktım bu işe, ama şimdiye kadar yayınlanan en kötü Vogue Türkiye kapağına sahip olduğundan, vazgeçtim. O kadar çirkin ki, derginin içini dahi açasım gelmiyor. Aralık sayısı bayilerde satılmaya başlamış bile ve ben henüz Kasım sayısının tek bir sayfasını oku(ya)madım. 


Arka plan, dünyanın en çirkin renklerinden jersey shore orange ve karamel renginin karışımı gibi görünüyor. O uzun deri ceket süper-itici, şeffaf ‘’üst’’ çirkin-ötesi, Isabeli ise elbette muhteşem, ama burada Brooke Shields’e benzemiş (ki bunu iyi anlamda söylemiyorum). Kapağın genel olarak seksenli yılların en kötü anlarını çağrıştırması da ayrı bir dert. Ağustos kapağının muhteşemliğini bu çirkinizm örneği ile karşılaştırdığımda, aynı kişilerin elinden çıkan işler olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum.


 Blog’umdaki ilk Vogue yazısını olumsuz bitirmek ayıp olur, çünkü seni seviyorum Vogue, cansın. Bu yüzden aşağıda dünyada gördügüm en güzel Vogue kapaklarından birini paylaşıyorum (tarihe dikkat!), so incredibly glamorous. 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder