29 Ara 2011

David Comes to Life konser kaydi

Senenin son gunlerinde havada ucusan "Yilin en iyi albumu" listelerinin neredeyse tumunun zirvesinde ya PJ Harvey'den Let England Shake oluyor, ya da Bon Iver - Bon Iver.

Spin ise 1 numaraya Fucked Up'in David Comes to Life'ini yerlestirerek, secimiyle sasirtti.
Pitchfork, David Comes to Life'in bastan sona calindigi New York konserinin videolarini yayinladi.





28 Ara 2011

Hardal Nişantaşı


Geçenlerde Ş. ile birlikte uzun süredir merak ettiğim Hardal’a gittik (bu arada Asmalımescit’teki değil, Nişantaşı’ndaki şubesinden bahsediyorum).

Kısa süre barda bekletildikten sonra, bahçeye alındık. Yaklaşık 15 dakika boyunca masamıza bakan olmadı. Ancak garsonu kendimiz çağırmamız üzerine menüler önümüze geldi ve sipariş verebildik. Buraya kadar her şey normal, son derece yoğun bir restoran olduğundan, bekleme süresini doğal karşıladık. 

Ama yan masamızda ufak bir kargaşa yaşanıyordu. 45 dakika önce verilen üç kişilik siparişten sadece biri gelmiş, diğerleri ise ‘’Kusura bakmayın, siparişiniz kayıt edilmemiş’’ gibi garip bir bahane ile bekletiliyordu.

Evet, garson hata yapmış olabilir, hepimiz insanız ve o yoğunluk içinde dalgınlık ile siparişi düzgün kaydetmemiş / silmiş olabilir. Ancak Hardal'ın ‘’crisis management’’i beni derin hayal kırıklığına uğrattı. Böyle bir durumda anında yapılması gereken, asıl yemekler gelene kadar peynir tabağı veya benzer hızlı hazırlanacak bir ikram ile masadaki aç insanların karnını bir nebze doyurmak ve gönüllerini hoş tutmak. Garsonun tek yaptığı şey, alınmayan iki siparişi tekrar yazmak oldu. Masadaki üçüncü kişi, yemeğinin soğumaması için, yemeğe yalnız başlamak zorunda kaldı. Bunlar yetmiyormuş gibi, bizim siparişlerimiz, onların ikinci defa veriyor oldukları siparişlerinden daha hızlı geldi. Bu noktada yan masadakilerin sabrı taştı ve yemek yemeden kalkmaya karar verdiler. Garson da hiçbir şey olmamış gibi hesabı getirdi.



Bu olaydan sonra aynı (uğursuz) masaya genç bir kız oturdu, yalnızdı. Beş dakika geçmeden yanında orta yaşlı bir adam belirdi, ancak kısa süre içinde birbirlerini tanımadıkları ortaya çıktı. Kızcağız adamı uyarmasına rağmen, başka bir masaya geçmedi ve kız kendi kalkıp biraz ilerideki masaya oturdu. Bu sırada adam kızın onu göz ardı etmeye çalışmasını kaale almadan hâla kendisine laf atmaya devam ediyordu. En son kız dayanamayıp garsonlardan ‘’yardım’’ isteyince, garsonlar yine de olaya düzgün şekilde el koymadılar ve kız birasını bitiremeyip, hesabı isteyip çıktı.

Tüm bu olaylar yan masamızda yaşanırken, biz yemeklerimizi yemeğe çalışıyorduk. Ş. ev yapımı papardelle, ben ise kuzu pirzola yanında risotto seçtim. Ne yazık ki henüz bu konularda henüz yeterince Vedat Milor değilim, bu yüzden yorumumu çok kısa tutacağım, fakat fiyat-kalite oranı son derece dengesiz, yani Hardal'daki yemekler fiyatlara göre çok vasat. Hatta papardelle birbirine yapışık ve fazla pışmış olduğundan sadece vasat değil, kötüydü. Ayrıca bir ‘’ekmek gurmesi’’ olarak, Hardal’ın ekmeklerinin de inanılmaz derecede başarısız olduğunu söylemeliyim. Kötü servis ve vasat yemek sunan bu mekânın hafta içi bir akşam neden dolup taştığına anlam veremesem de, en azından benim bir daha bu kalabalığa katılmayacağım kesin.

Onun yerine – alışveriş merkezinin içinde olmasına rağmen – City’s deki Cookshop’a gider ve çok daha memnun ayrılırım. Mmm magnolia.


Temel bilgiler :
Atiye Sokak No.7
Nişantaşı
Tel: (0212) 219 73 23-24
www.hardal.com.tr

27 Ara 2011

The xx'den yilbasi hediyesi

Yeni album uzerinde calismaya devam eden The xx, yilbasi hediyesi niyetine bir demo yayinladi : Open Eyes.



Ikinci The xx albumunun cikis tarihi henuz aciklanmadi.

2012 basinda, nispeten sakin bir ocak ayinin ardindan ben subatta Air'den Le Voyage Dans La Lune, Tindersticks'den The Something Rain, ve Of Montreal'dan Paralytic Stalks'i bekliyorum.
Ardindan, mart ayinda da Spiritualized'dan Sweet Heart Sweet Light ve Kaiser Chiefs'den Start The Revolution Without Me cikacak.

Linklerde birer sarki ve albumler hakkinda haberler var.
Le Voyage Dans La Lune tek basina ayri bir postu hak ediyor, vakit bulur bulmaz detayli yazacagim.

25 Ara 2011

The Dictator

Saddam Huseyin'in oglu Uday hakkindaki The Devil's Double'i onumuzdeki yarim senede izlediniz izlediniz; yoksa sahne The Dictator'a kalacak.

Sacha Baron Cohen, son isi Bruno'yu unutturup Borat duzeyinde saglam bir komedi filmi yapabilecek mi? Ilk tahminleri dayandirmak icin resmi fragman asagida.


23 Ara 2011

Jiro Dreams of Sushi

(Tokyo) Ginza'daki 3 Michelin yildizli susi lokantasi Sukiyabashi Jiro'nun sefi Jiro Ono, ulke mutfagina yaptigi katkilar nedeniye devlet tarafindan odullendirilmis bir isim.
David Gelb'in kendisi hakkindaki belgeseli Jiro Dreams of Sushi'nin fragmani bu hafta cikti.


Filmin mart ayinda gosterime girmesi bekleniyor.

22 Ara 2011

M.U.C.K.

Uzun süredir herhangi bir Türk dizisini takip etmiyorum, ama isminin aptallığına rağmen, sadece şu muhteşem fragman için M.U.C.K’a bir şans vereceğim. Bir de Bedük için tabii ki. Bedük candır.



21 Ara 2011

LCD Soundsystem ve The Chemical Brothers filmleri

Ocak ayinda hem LCD Soundsystem hem de The Chemical Brothers'in filmleri gosterime girecek.

Don't Think, The Chemical Brothers'tan bir konser filmi.
Shut Up and Play the Hits ise, "Bir devir boyle kapandi." dedirtecek LCD Soundsystem belgeseli; grubun verdigi son konser hakkinda.


20 Ara 2011

H&M feat. Sophia Coppola

H&M için ayrı bir label mi yaratsam diye düşünmüyor değilim. Herhalde haftada bir H&M ile ilgili bir şeyler karalıyorum buraya / burada. Evet, içimdeki H&M aşkı bambaşka.

Bu haftalık kontenjanı da beni çok heyecanlandıran bir haber ile doldurmak istiyorum:

Marni’nin H&M ile çalışıyor olması yetmiyormuş gibi, işbirliğinin reklam filmlerini / fotoğraflarını Sofia Coppola çekecekmiş.




Çok klişe olacak ama, Virgin Suicides – hâlâ – dünyada en çok sevdiğim beş filmden biri. Kitabından daha güzel olan nadir filmlerdendir. Nedense ergenler ve ergenlik bana inanılmaz derecede ilginç geliyor. Bazen zamanı geri çevirip, iktisat yerine sosyoloji okuyarak (big up anotherstar!), ergenlik / alt kültürler hakkında uzmanlaşmış olmayı istiyorum. İşte bu yüzden bu filmin yeri benim için bambaşka. Öyle güzel yansıtıyor ki ergenlikteki med cezirleri – himmelhochjauchzend, zutodebetrübt. Ergenlikle ilgili takıntım, Tavi’nin blog ve online dergisini okuyor olmamın tek sebebidir. 




Virgin Suicides’ın ergenliğe kızsal bakış açısı beni – en iyi manada – öldürüyor.
O rüya gibi geçen günleri, saatlerce süren histeri ve melankolileri çok güzel yansıtıyor.

‘’Obviously Doctor, you’ve never been a 13 year old girl.’’



İşte bu muhteşemliğin yaratıcısı Sofia Coppola (ki Jeffrey Euginides’in hakkını yemeyelim, kitap da inanılmaz ince bir güzellikte, harika bir zariflikte), H&M for Marni’nin reklam filmlerini çekecekmiş. Mart ayına kadar beklerken, Sofia’nın başka bir işini izleyerek vakit geçirilebilir (ki tüm Paris klişelerin içinde barındırmasına rağmen güzeldir, candır):

 



Marni’nin hafifliğini, kibarlığını en güzel Sofia filme yansıtır. Sofia’yı sevmeyen ölsün.

19 Ara 2011

Emek Sinemasi nostaljisi

Bir elestirmenin ayni zamanda yazar da olmasini istedigim icin, Atilla Dorsay'i begenmiyorum. Fatih Ozguven tadini alamam ondan. Ama sinemayi, filmleri seviyordur; buna suphe yok.

Emek Sinemasi'nin yikilmasi/restore edilmesi tartismalarinda, Atilla Dorsay'in puflayip gectigim yazisini m. bir kez daha karsima surunce, kendimi tavrimi sorgulamaya mecbur hissettim : Emek Sinemasi'nin durumunu neden umursamiyorum ?
Umursamiyorum, cunku Emek Sinemasi, gidilecek halde degil.

Ben de, bircoklari gibi, bir suru "ilk"imi bu salonda yasadim. Tavan ve duvarlari, dekorasyonu, tarihiyle etkilerdi. Once 90'larda, ardindan 2000'lerin basinda elden gecirildi ama, Istanbul Film Festivali haricinde asla gitmek istemezdim. 

Alkazar Sinemasi ve Beyoglu Sinemasi sinemateklesmeye calisirken, Emek ise AVM cep sinemalariyla yarismaya kalkisti. Her yerde izlenebilecek ticari filmleri, her yerin konforundan uzak bir ortamda sundu.
 
Emek kirliydi, rahatsizdi, boyutlarini tasiyacak ekipmani yoktu, kisin buz gibiydi. Festival programinda ilgimi ceken filmin baska bir sinemada gosterimi varsa, asla Emek'i tercih etmezdim. IKSV mecbur biraktigi icin katlaniyordum.

Emek Sinemasi'nin dahil oldugu Cercle d'Orient blogundaki diger iki sinema, artik bir tabeladan ibaret Ipek Sinemasi, ve (Yeni) Ruya Sinemasi sessiz sedasiz silindiler. Alkazar'a ses cikarmayanlarin simdi Emek icin yirtinmasini yadirgiyorum.

Emek Sinemasi, Alkazar Sinemasi'nin aksine, su son 20 yilda sinemaseverlere hicbir sey vermedi. O yuzden, karsiliginda sevgi(mi) gormeyi hak etmiyor.

Sevgi olmasa bile, Emek'in uyandirdigi baska duygular var : Nostalji var, basta Hikmet Amca olmak uzere personeline saygi var; fakat bunlari ticari bir sinemaya donusup sefil olmak yerine, bir tiyatro/konser salonuna donuserek de kazanabilirdi.

Ben, bir sinemasever olarak, Emek'i umursamiyorum. Emek sinema degil de salon olarak restore edilsin, benim yerime baskasini kazansin : Ben Emek'i gecmiste biraktim.

18 Ara 2011

The Vogue Archives

Valentino’nun müzesi muhteşem, ama bugün hakkında yazacağım arşiv çok daha fazla ilgimi çekiyor: The Vogue Archives.

Bazı fikirler vardır, ilk kez duyduğunuzda – ‘’Bu nasıl daha önce kimsenin aklına gelmemiş?’’ dersiniz (bunun için en güzel örnek, Gaultier’nin ‘’Fragile’’ parfümünün şişesidir); işte Vogue arşivi de öyle, neden ve nasıl 2011 senesi beklenmiş diye düşünüyor insan.


İlk Vogue’un yayınlandığı 1892 yılından beri çıkan her Vogue sayısı artık bir online platformda mevcut (elbette sadece Vogue US’ten bahsediyoruz). Sadece sayılara göre değil, arama fonksiyonu ile fotoğrafcı, manken, tasarımcı ve benzerlerine göre de gezilebilecekmiş. 

Mış, muş, miş – çünkü ne yazık ki ben gezemeyeceğim, zira elimde öylesine harcayabileceğim 1.500 dolarım yok. Allahım, neydi günahım? Ve Anna, neden acı çektiriyorsun bize?




Tabii Anna US and A’de yaşayanlara kıyak geçmiş, abonmanı olan herkes, arşivin belirli kısımlarını (ve özellikle ilk sayıyı) görebilecekmiş.

Biz de hakkında video izleyerek yetinelim bakalım.

17 Ara 2011

United States of Nailpolish

İşim gereği, hafta içi aklıma esen her türlü ojeyi kullanamıyorum. Ve bu beni çok üzüyor (evet, dünyanın en yüzeysel adamıyım).

Blog’da ‘’ben altı yaşımdan beri x’’ havalarına bürünmek istemiyorum, neticede biz burada iki kişi olarak eğleniyoruz, ama ben gerçekten dünyada bu büyük oje manyaklığı başlamadan çok önceden beri ojeyle ilgili takıntılıydım. Ojenin hayatımdaki yeri o kadar özel ki, bu blog’un ismi neredeyse United States of Nailpolish olacaktı.

Ben, nasıl hıssettiğine göre giyinen insanlardan değilim; tam tersine inanıyorum: nasıl giyinirsem, öyle hissederim. Makyaj da çok garip bir olay (ki bunu ayrı bir yazıda irdeleyeceğim) – suratıma bir şeyler sürdüğüm günlerde kendimi çok daha ‘’profesyonel’’ hissediyor ve sanki daha seri / etkili / verimli çalışıyorum. 
 


Peki ya oje? Ojenin kalbimdeki yeri bambaşka. Çünkü bütün günümüzü bilgisayar başında geçiren biz ‘’iş insanları’’, yüzümüz ve kıyafetlerimizden ziyade, her saniye klavyenin üzerindeki parmaklarımızı görüyoruz.
Bu parmakların ucundaki tırnaklar sarı, yeşil, mavi olunca, ben kendimi daha mutlu hissediyorum. 

Eskiden pembe simli ojeden, her tırnağı farklı renge boyamaya, kırmızı uçlu french manikürden, neon renklere kadar, hemen hemen her gün değişik oje kullanırdım. Yazının başlangıcında belirttiğim gibi, artık bu ne yazık ki mümkün değil (evet, maaşım ve ileride işime yarayacağını düşündüğüm referanslar karşısında ruhumu satıyorum, so what?). Artık çoğu günler evden ojesiz çıkıyorum, çünkü kırmızı ve bordo renk oje de bir yere kadar.

Kendim süremediğime göre, nail art blog’lara bakarak içimdeki oje canavarını ‘’tatmin’’ ediyorum.
Son zamanlarda okuduğum en güzel oje yazıları:  

Anket sevgim bambaşka (ve Türkiye’deki en ucuz oje 50 kuruş)
 

16 Ara 2011

Beck, Charlotte Gainsbourg'a yariyor

Foto : Jean-Baptiste Mondino

Beck'in, IRM'den sonra, produktorlugunu yaptigi ikinci Charlotte Gainsbourg albumu Stage Whisper cikti.
Cift CD'lik albumun ilk CD'sindeki sarkilardan Paradisco, Pitchfork'da dinlenebilir.
Albumun ikinci CD'si ise, turneden canli kayitlari iceriyor.


15 Ara 2011

Trent Reznor'dan The Girl with the Dragon Tattoo soundtrack


Isvecce romanin Isvec yapimi filminin Amerikan yeniden cevriminin yeniden cevrimden uzun soundtrack albumu? Bence tam Trent Reznor'luk bir is.

Stieg Larsson'un, olumunden sonra, 2000'lerde yayinlanan Millennium serisinin ilk kitabi, 2005'te filme uyarlanmisti. David Fincher bu Isvec filmini yeniden cekti : The Girl with the Dragon Tattoo bu yilin sonuna dogru gosterime girecek.

Filmin soundtrack'i, tipki bir onceki Fincher filmi The Soical Network gibi, Trent Reznor ile Atticus Ross imzali. Su anda dijital olarak piyasada. Yil sonunda, film sinemalara girince, fiziksel olarak CD'leri de cikacak. Tek bir CD ile yetinmeyen Trent Reznor, filmden daha uzun bir soundtrack hazirlamis. 3 CD'den secme bazi parcalari, resmi sitesinde dinleyebilirsiniz.

14 Ara 2011

2012'de 2 Janelle Monae albumu


Foto : Andrew Zaeh
Nobel baris odulu her sene 10 aralikta, Alfred Nobel'in olum yildonumunde veriliyor. Ertesi gun de, bir kutlama konseri duzenleniyor. Bu yilki konserin kadrosunda Janelle Monae de vardi.

Janelle, 2012 yilinda 2 album birden cikartacagini gecenlerde mujdeledi, ancak net bir tarih vermedi.

13 Ara 2011

Valentino Garavani "Müzesi"

Babet Palas’ta retrospektiflere, arşivlere, anket sonuçlarına ve listelere bayılır, liste listesi bile tutarız.

Bu yüzden, Valentino’ya karşı özel bir ilgim ve zaafım olmamasına rağmen (ki yine de İtalyan tasarımcılar arasında sevdiklerimdendir) , yeni projesini – Valentino Garavani Virtual Museum – muhteşem buldum. 

Bu müzede Valentino’nun 300 tasarımını inceleyebilir, özel fotoğraflarına bakabilir, videolar izleyebilir, ilham perilerini görebilir ve Valentino dünyası ile ilgili bilgiler edinebilirsiniz.

Ne olduğunu uzun, uzun anlatmak yerine, ‘’müzeyi’’ indirip, gezerek keşfetmenizi öneriyorum. 

Aşağıdaki video, müzede sizi nelerin beklediğini gösteriyor.


12 Ara 2011

Elektronik Electronic Istanbul (Not Constantinople)

They Might Be Giants, gecenlerde Album Raises New and Troubling Questions adli bir karma album yayinladi.
Albumdeki sarkilardan Electronic Istanbul (Not Constantinople)'in resmi videosu :


11 Ara 2011

Garance Doré ve Sartorialist İstanbul'da

Geçen haftalarda Scott Schumann ile Garance Doré Türkiye’ye gelmişler.

Bu haber beni heyecanlandırmadı, çünkü bence Sartorialist artık ‘’over’’. Yüz yılda bir aklıma geldikçe sayfasına bakıyor ve yıllardır bakış açısını değiştirmediği için genelde sıkılarak kapatıyorum. Meşhur olduktan sonra verdiği röportajlarda dünyadaki en antipatik insan olduğunu tekrar tekrar yenilemesi de, sayfasına bakma isteğimi öldürüyor. 

Garance Doré’nin fotoğrafları / çizimleri / videoları muhteşem, evet, ama onun da yazıları pek saçma. Eminim ki ‘’gerçek hayatta’’ çok şeker ve eğlenceli bir insandır, hatta candır, ama yazıları insanı çileden çıkarıyor.

Sartoryo’nun Türkiye’de çektiği fotoğrafları aşağıda görebilirsiniz. Sadece dört adet fotoğraf görmek, beni hayal kırıklığına uğrattı. Kızların ikisini çok beğensem de, aşağıdaki fotoğraflardan hiç birinin İstanbul sokak stilini yansıttığını düşünmüyorum. 


[Bu, resimler arasında en az beğendiğim. Sanki kızı başka bir yerde bulup, gidip o sokağa koymuş gibi bir eğretiliği var.]


 [Fur + Sneakers = Awesomeness]


 [Saçlar çok güzel, çokçokçok güzel.]


[Beğendiğimi söyleyemem, bana göre fazla ‘’hobo’’.]

Her ne kadar Schott Schumann ‘’Garance’i ben yarattım’’ diye ortalıkta dolaşsa da, Garance yine daha başarılı.




Bu yazımı alakasız şekilde, yıllardır Tommy Ton’cu olduğumu belirterek bitirmek istedim. Böyle.

10 Ara 2011

Daniel Day Lewis'in Abraham Lincoln olarak bir portresi

"Daniel Day Lewis'in babam rolunde oynadigi bir film ciksa, izlerim" diyenlere - Daniel Day Lewis'i benden baska kosulsuz seven kimse yok mu? - mujde, Steven Spielberg'un cekimlerine devam ettigi Lincoln'un setinin bulundugu sehirde bir lokantadan geldi :


Variety'den Jeff Sneider'in yazdigina gore, Day Lewis mart ayindan beri Lincoln aksaniyla konusuyormus. Film kadrosunda Joseph Gordon-Levitt, Tommy Lee Jones, James Spader, ve Sally Field de var. Tahminen bir sene sonra gosterime girecek.

9 Ara 2011

Who's that girl? It's Jess!


Simdiye dek 8 bolumu yayinlanmis New Girl dizisi, adindan da anlasilacagi gibi, yeni kiz Jess hakkinda. Bu odaklilik, hatta adanmislik, bir bakima iyi; cunku ne diger karakterlerde herhangi bir derinlik var - senaryo cikmaza girerse Jess'in love interest'i olabilecek hisli ama biktirici olcude huysuz barmen, hali vakti yerinde metroseksuel douchebag, pilot bolumdeki Coach'un yerine sirf onun gibi siyah oldugu icin kadroya alindigi hissini uyandiran eski sporcu - ne de zaten Jess rolundeki Zooey Deschanel'in verdigi enerji diger rol arkadaslarinda hissediliyor.

Peki. tum dizinin uzerine kuruldugu Jess nasil ?
(Zooey'nin koca gozleri bir yana) Hipster gorunuslu, ama sanki hipster degil.
Hipster gorunuslu bir nerd gibi, fakat The Big Bang Theory'nin uzayda gecen bilim kurgu dizileri veya ejderhali kart oyunlarina tutkun nerd'leri gibi de degil.
Sanki daha acayip, daha sakar, daha aptal bir nerd bu.
Nerd kavraminin bilinmedigi zamanlardaki saf ama sicak film karakterleri gibi. 50'lerin romantik Amerikan muzikal filmlerinden cikmis; belki o kadar iyimser ki, aptal sanilyor. Sirf bu yuzden, her bolumu mutlu sona baglama istegini, o filmlerde de boylesi dogal olacagi icin kabullendiriyor izleyicisine.

Komedi dizisinin, komik olmak icin insanin icini isitan mutlu bir sona sahip olmasinin sart olmadigini kanitlayan The Office, hala benim favori komedi dizim. Onun aksini gosteren New Girl'u ise, Jess'i oldugu gibi kabul ettigim icin seviyorum. Kusurlari cok, ama tahammul edilmesi bile zor bir dunya rezil komedi dizisinin yapamadigini basariyor : iyi vakit gecirtiyor.

8 Ara 2011

Serefine, Hanson


Hanson kardeslerin 90'lardan bu yana hala bir sekilde muzikle ilgilendiklerini sagdan soldan duyuyordum ama, aramizdaki bag MmmBop ile kuruldugu icin, grup uyeleri gibi ben de esek kadar adam olurken, onlari takip etme fikrinin utandiriciligi sebebiyle ne yaptiklarini hic merak etmemistim.

Anladigim o ki, 8 cocuk yapmislar. Masallah.
Ustelik, kendi biralarini da cikaracaklarmis : markasi MmmHops. Iste bu habere icilir. Serefine, Hanson.

Foto : Christophe Wu

7 Ara 2011

Marni at H&M

H&M’in Versace’den sonraki yeni macerası, Marni ile ortak çıkaracakları koleksiyonmuş. Bu, beni Versace kolaborasyonundan çok daha fazla heyecanlandırıyor. Peki, sabah 06.30’da sıraya girmek? İste onu vakti geldiğinde göreceğiz.



5 Ara 2011

Hicbir pub'in onunden gecmeden Dublin turu mumkun mu?

Leopold Bloom, James Joyce klasigi Ulysses'de "Good puzzle would be to cross Dublin without passing a pub" diyordu.
Guardian'in haberine gore, Rory McCann hicbir pub'in onunden gecmeden Dublin'i bastan sona kateden rotayi buldu.

Foto : Niall Carson

Hos, rota uzerinde hicbir pub yok ama McCann koskoca Guinness bira fabrikasinin onunden geciyor.

4 Ara 2011

ROOK Şişhane


Benden çok daha havalı olan ve farklı yerleri keşfetmeyi seven arkadaşım Ş. sayesinde normalde gitmeyeceğim mekânlar ile tanışıyorum. Bunlardan sonuncusu, Şişhane metrosunun hemen karşısındaki ‘’ROOK’’. Ş’nin anlattığına göre, Sinan Çetin’in oğlu Rüzgar Çetin’e aitmiş. 

Rook (satrançtaki ‘’kale’’ teriminin İngilizcesiymiş, bu durumda ‘’ro-ok’’ değil de ‘’ruuk’’ okunuyor) oldukça hoş bir bar / restoran.  Dekorasyon sade ki bunu çok beğendim, olduğundan fazla bir "şey" olarak göstermeye çalışmıyor kendini. Servis iyi, garsonlar çok ilgili ve hızlı, ama laubali değiller. Müzik çok fazla tarzım olmasa da (tarzın ne diye sorarsanız, ben bir indie-kid’im), kesinlikle kötü değil, örneğin yıllardır duymadığım ‘’2 people’’ı dinleyip, mutlu oldum.


Yemeklere gelelim: menü fazla dolu değil (ki bu bence çok iyi bir şey, genelde "az ve öz" yaklaşımı kaliteye işaret eder) ve büyük sürprizler barındırmıyor. Ana yemekler; salatalar, makarnalar, pizzalar ve birkaç et / balık yemeğinden oluşuyor.

Ş’nin önerdiği ‘’Rook pizza’’yı sipariş etmedim, çünkü pizza’da kurutulmuş domates sevmiyorum. Ancak bir sonraki gidişimde diğer pizzalardan deneyebilirim (yan masaya gelenler güzel görünüyorlardı). Benim yediğim ev yapımı cappellacı porçini (mantar ve lor peyniri dolgulu, domates soslu ‘’mantı’’) oldukça lezzetliydi. Kıvamında ufak bir sorun vardı – al dente olmaya çalışırken sanki biraz fazla sert kalmıştı – ama tadı çok güzeldi. Yemeğimle ilgili tek ciddi şikâyetim, porsiyonun çok küçük olmasıydı. Başlangıç almamıştım, ama 20TL’lik bir makarna tabağı doyabilmek için yeterli olmalı diye düşünüyorum. Durum böyle olunca, bir de patates tava sipariş ettim (‘’Rook patates’’) – ki çok güzeldi, pek güzeldi. Bildiğimiz patates kızartmasından kalın ve çok daha baharatlıydı, tekrar gidersem mutlaka yine yerim. 

Ş. de yediği bonfile ızgaradan gayet memnun kaldı, üstelik ricası üzerine yanında gelecek olan ıspanak püresi garson tarafından kem-küm edilmeden hemen dilediği başka bir seçim ile değiştirildi. Böyle ‘’basit’’ tatların sunulduğu restoranlarda, tekrar gidip gitmeme kararının, servisteki bu tür detaylar ile yakından ilgili olduğunu düşünüyorum.

Ş’nın yemek sonrası yediği sıcak çikolatalı kek muhteşem değil, ama düzgündü. Beni tek kızdıran şey, bugün bu yazıyı hazırlamadan önce yaptığım araştırmada, bu kekin ROOK’un web sitesindeki fotoğrafındaki hali ile restorandaki sunumla alakasız olmasıydı. Sırf bu yüzden değerlendirmemde puan kıracağım.

 
Son olarak, ROOK’un iyi becerdiği bir diğer şey – ki bir sürü mekân bunu yapmaya çalışıp, pek başarılı olmuyor – gündüz/akşam restoran, gece ise bar olma konseptini sadece teoride değil, gerçekten hayata geçirmesi. Biz saat 23.00 gibi mekânı terk ederken, insanlar girişteki barda dans edip, cocktail’lerini içiyorlardı. Cocktail demişken son bir not: Ş. içtiği Cosmopolitan’ı beğenmedi, ama bir önceki gelişinde içtiği tüm cocktail’lerin çok güzel olduğunu söyledi.

Peki, bir daha gider miyim? Büyük ihtimalle evet, ama belli bir süre geçtikten sonra. İstanbul’da keşfedilecek bin bir restoran varken, ROOK’a geri dönmek vakit alabilir. Yani? Müdavimi olmam, ama yakındaysam ve o anda başka bir planım yoksa, bana göre rezalet olan Big Chefs yerine tabii ki ROOK’a uğramayı tercih ederim (elbette aynı sokak üzerindeki Miss Pizza da aklımı çelebilir, ancak bu ayrı bir yazının konusu).


Temel bilgiler :
Meşrutiyet Caddesi 102A
Şişhane
Tel: (0212) 252 00 19

Aralık 2011 fiyatları :
Başlangıçlar 6-22 TL
Salatalar 16-23 TL
Pizzalar 18 -25 TL
Makarnalar 18-20 TL
Ana yemekler 21-42 TL

3 Ara 2011

Metalci Feist

Feist ve Mastodon, gecenlerde ayni Later with Jools Holland bolumune katilmislardi.
Bu karari o zaman mi aldilar bilmiyorum ama, Pitchfork'un haberine gore, birbirlerinin sarkilarini coverladiklari bir EP uzerinde calisacaklarmis.


- Yazinin sonunda "Acaba Feist metalcilere ozendigi icin mi son albumunun ismini Metals koymus?" diyecektim, Pitchfork benden once dusunmus, tuh!

2 Ara 2011

Keyif veren online oyunlar

Kafayi birkac dakikaligina dagitmak icin online oyun arayanlara birebir, Facebook ciftliklerinin popularitesinden uzakta, iki harika tavsiyem var.

Ilki, You Have To Burn The Rope. Jenerik muzigi muhtesem.

Ikincisi, Don't Look Back. You Have To Burn The Rope'a kiyasla daha uzun ve zor. Eurydice'in pesinden yeralti dunyasina giden Orpheus'un hikayesi.


1 Ara 2011

Ojeden Panda


Müthiş tatlı görünüp de aslında son derece tehlikeli olan pandalara bir hommage – oje ile: