17 Ara 2011

United States of Nailpolish

İşim gereği, hafta içi aklıma esen her türlü ojeyi kullanamıyorum. Ve bu beni çok üzüyor (evet, dünyanın en yüzeysel adamıyım).

Blog’da ‘’ben altı yaşımdan beri x’’ havalarına bürünmek istemiyorum, neticede biz burada iki kişi olarak eğleniyoruz, ama ben gerçekten dünyada bu büyük oje manyaklığı başlamadan çok önceden beri ojeyle ilgili takıntılıydım. Ojenin hayatımdaki yeri o kadar özel ki, bu blog’un ismi neredeyse United States of Nailpolish olacaktı.

Ben, nasıl hıssettiğine göre giyinen insanlardan değilim; tam tersine inanıyorum: nasıl giyinirsem, öyle hissederim. Makyaj da çok garip bir olay (ki bunu ayrı bir yazıda irdeleyeceğim) – suratıma bir şeyler sürdüğüm günlerde kendimi çok daha ‘’profesyonel’’ hissediyor ve sanki daha seri / etkili / verimli çalışıyorum. 
 


Peki ya oje? Ojenin kalbimdeki yeri bambaşka. Çünkü bütün günümüzü bilgisayar başında geçiren biz ‘’iş insanları’’, yüzümüz ve kıyafetlerimizden ziyade, her saniye klavyenin üzerindeki parmaklarımızı görüyoruz.
Bu parmakların ucundaki tırnaklar sarı, yeşil, mavi olunca, ben kendimi daha mutlu hissediyorum. 

Eskiden pembe simli ojeden, her tırnağı farklı renge boyamaya, kırmızı uçlu french manikürden, neon renklere kadar, hemen hemen her gün değişik oje kullanırdım. Yazının başlangıcında belirttiğim gibi, artık bu ne yazık ki mümkün değil (evet, maaşım ve ileride işime yarayacağını düşündüğüm referanslar karşısında ruhumu satıyorum, so what?). Artık çoğu günler evden ojesiz çıkıyorum, çünkü kırmızı ve bordo renk oje de bir yere kadar.

Kendim süremediğime göre, nail art blog’lara bakarak içimdeki oje canavarını ‘’tatmin’’ ediyorum.
Son zamanlarda okuduğum en güzel oje yazıları:  

Anket sevgim bambaşka (ve Türkiye’deki en ucuz oje 50 kuruş)
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder