31 Mar 2012

''Alber Elbaz: Lanvin'' kitabı

Alber Elbaz'ın Lanvin'da 10'uncu yılını Palas'ta daha önce kutlamıştık.

Herkes gibi, ben de Alber Elbaz'ın yaptığı işlerin saf, öz, halis güzelliğine hayranım. Ayrıca papyonunu da çok seviyorum, ama o, bu yazının konusuyla pek ilgili değil.

Kaynak

Küçük yaşta, genel geçerli standartlara göre hiç bir zaman ''güzel'' olamayacağımı anlayıp, cool olmaya yöneldim*. Bu cümle, okuyanlara çok gerizekalıca gelebilir, ama olaya 12 yaşında bir çocuğun açısından bakınca, aslında pek de gülünç değil - daha çok melodramatiktir. Sanırım bu yüzden hiç bir zaman güzele zaafım olmadı. Charlize Theron, Catherine Zeta-Jones, Brad Pitt, Scarlett Johansson, Halle Berry, Kıvanç Tatlıtuğ gibi genel güzellik standardını simgeleyen kişilerin benim için hiç cazibeleri yok. Elbette çok güzel, muhteşemler; suratları simetrik ötesi, hepsi adeta birer Vitruvius - ama bu bana hiç çekici gelmiyor, çünkü fazla düz, fazla bilindik, fazla aşıkar, fazla tahmin edilebilirler.

Tüm bu anlattıklarıma rağmen, asıl estetik anlayışıma çok yakın olmasa da, Alber Elbaz'ın ''standart güzellik prensibi üzerine kurulmuş'' işlerine b-a-y-ı-l-ı-y-o-r-u-m. Bu yüzden, neredeyse bir aylık kiramı karşılayacak değerde olmasaydı (fiyatı 320 Euro), Alber'in Lanvin'daki 10'uncu yılını kutlamak üzere yayınlanan kitabını anında kapardım. Oturup, saatlerce kıyafet resimlerine bakmak, beni mutlu ediyor. Hele bu resimlere Alber'in o sevimli çizimleri eşlik ediyorsa, değmeyin keyfime.





Kaynak


*Ve bu sebeple asla cool/kool olamadım. Zaten cool olmanın olayı ''effortless'', yani çabasız ve sıkılmış olmak değil midir? Julian Casablancas şarkı söylerken yüzüne bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

30 Mar 2012

Damon Albarn rahat vermiyor ki sira Flaming Lips'e gelsin

Palas okuyucusu da Da demeden Damon Albarn post'unu anliyor vallahi.
Yeni cikan Rocket Juice and the Moon albumunden bahsettigimizden beri henuz baska bir konuya deginemeden, Albarn'un Massive Attack ile studyoya girdigi haberlerine rastladik. Prefix birkac resim de paylasmis.

Albarn ayrica mayis ayinda Dr Dee isimli operasinin albumunu de yayinlayacakmis. Asagidaki videoyu izledigimiz Pitchfork'da sarki listesi ve operanin gosterim tarihleri de var.


Albarn biraz sakinlesebilse, yok 6 saatlik sarkinin ardindan 24 saatlik sarkiydi, yok iPhone'un Siri'siyle "duet"ti, yok Deerhoof'la Yoko Ono'yla baska saz arkadaslariyla isbirligiydi, binbir turlu projeye girisen The Flaming Lips hakkinda daha fazla yazacagiz.
Los Angeles Times'in haberine gore, FL simdi de bir Yoshimi Battles the Pink Robots muzikaline girismis, ustelik repertuarda diger albumlerden de sarkilar olacakmis.

28 Mar 2012

Jonathan Safran Foer dizisi yolda

Jonathan Safran Foer, herhalde Extremely Loud & Incredibly Close'un gecen yilki sinema uyarlamasindan memnun kalmis ki, bu sene bir dizi uzerinde calisiyormus.
Washington'li yahudi bir aile hakkindaki kismen otobiyografik All Talk isimli dizide basrolde Alan Alda dusunuluyormus, herhalde 90'larin M*A*S*H'inden beri ilk ciddi dizisi olur.
Ben Stiller'in yalnizca yapimci/yonetmen mi kalacagi, yoksa bir rol ustlenip ustlenmeyecegi ise henuz kesinlesmemis.

Bir baska yeni dizi dedikodusu ise, Mindy Kaling'le ilgili. Bridget Jones'vari olacagi soylenen proje kesinlesirse, Kaling'in The Office'ten ayrilmasi gerekebilir.

27 Mar 2012

Bahar başlangıcına oje

Jane gerçekten en güzel ve özenli oje blog'larından birine sahip. Çok severek takip ediyorum kendisini.

Aşağıdaki fotoğrafları baharın artık gelmiş olmasını kutlamak adına sizlerle paylaşmak istiyorum. Baktıkca gözüm, gönlüm açılıyor, sizlerde de aynı etkiyi yaratmasını diliyorum.


26 Mar 2012

Anastasia Radevich / Lost Civilizations

Büyük bir Anastasia Radevich hayranı sayılmam. Aslında ''conceptual'' olan bir çok sevi severim, beğenirim, ama Anastasia'nın ayakkabı tasarımları pek giyilebilir (wearable) olmadıklarından, örneğin bir United Nude'u takip ettiğim şekilde izini sürmüyorum. Yine de, etrafında dönen ''hype''i anlayabiliyorum, çünkü heyecan verici şekilde yenilikci tasarımlar yapıyor.

Dediğim gibi, Anastasia'nın ayakkabılarının pek meraklısı olmasam da, yeni koleksiyonları arasında yer alan ''Lost Civilizations''ta bir ayakkabı var ki, güzelliği ile rüyalarıma giriyor: distopik, gerçek-dışı ve tek kelime ile muhteşem. So futuristic.






25 Mar 2012

H&M Conscious

''Haftada bir H&M'den bahsetmezse ölecek hastalığı''ndan muzdarip olduğum için, ilaç niyetine H&M Conscious koleksiyonundan en çok beğendiğim parçaları aşağıda sizlerle paylaşıyorum.

''Doğa dostu'', ''fair trade'', ''organik'' deyince, nedense ilk aklımıza gelen çağrışımlar şekilsiz keten pantolonlar ve kaşındıran pamuk t-shirt'ler oluyor. H&M, ''Conscious'' ile bu algıyı kırmayı başarıyor. Açıklaması da basın bültenine göre şöyle:  

''H&M, Conscious (Doğa Dostu) girişiminin bir parçası olarak, tamamı organik pamuk, kenevir ve geri dönüştürülmüş polyester gibi daha sürdürülebilir malzemelerden yapılmış, kırmızı halı görünümünde özel bir koleksiyon oluşturdu. Koleksiyon, bugünün kırmızı halı modasının çeşitliliğini yansıtan farklı stillerde giysilerle, çevreye daha duyarlı bir modayla nelerin mümkün olduğunu gösteriyor.''

Bu koleksiyon, 12 Nisan tarihi itibariyle seçili H&M mağazalarında mevcut olacak. Bizim diyarlarımıza gelirse, aşağıda üçüncü sıradaki çiçek desenli askılı elbiseyi deniyor olacağım.



 

 

 


24 Mar 2012

Lost in Fashion / Liu Bolin

Babet Palas'ta listeleri severiz, bu yüzden bahane ile yazıma giriş olarak hemen bir ''mükemmel ikililer'' listesi sıkıştırmak istiyorum:

-siyah & beyaz
-süzme yoğurt & petek balı
-Michael Scott & Dwight Schrute
-dökümlü gömlek & yüksek belli etek
-sıcak çikolata & rom
-(ve bu post'un konusu olan) moda & sanat

Şu hayatta moda & sanat ikilisinden daha çok sevdiğim az şey vardır (''needless to say'', moda & feminizm ve feminizm & sanat kombinasyonlarının da fan'ıyım).

İşte bu yüzden Liu Bolin'in Harper's Bazaar için yaptığı işleri görünce, ağzım muz oldu. O kadar doğru kalıplara sokmuş, o kadar uygun şablonlar / klişeler içinde kullanmış ki tasarımcıları, bu basit tekniğin olağanüstü sonuçlarını şaşkınlık içerisinde inceliyorum.


Bolin'i daha önce tanımıyordum, ama kısa bir google araması sonucu, işlerinin bir çoğunun leitmotiv'inin bu ''saklama'' olayı olduğunu öğrenmiş bulundum. Anladığım kadarıyla, arka planın rengini alarak, çin toplumunda birey olmanın zorluklarını, her zamann bir ''sürünün'' parçası olarak algılanmanın rahatsızlığını, ''invisible'' (görünmez) olmayı anlatıyor.

Bazaar için ise politik mesaj vermeden, sadece eğlence için yaptığı işleri, aşağıdaki video'da izleyebilirsiniz.


23 Mar 2012

Havyar manikürü

Babetpalas sakinleri, mahallelerinde oje-sever olarak tanınırlar.

Ciate'nin ''havyar'' ojesini, daha doğrusu oje tekniğini görünce, gözlerim ve kulaklarımdan pembe yıldızlar fışkırmaya başladı. Bu, elbette iyi bir işaret.

Hep söylüyorum, oje şu hayattaki en güzel şeylerden biri. 



Kaynak

22 Mar 2012

Blood For Poppies

Garbage, mayis ayinda beklenen yeni albumu Not Your Kind of People'in ilk single'ini yayinladi. Blood For Poppies'i HitFix'ten indirebilirsiniz.

21 Mar 2012

Hoşgeldin Vogue Hollanda (Vogue Nederland)

Vogue ailesine bu ay Vogue Nederland eklenince, dünya Vogue'ları listesi 19 ülkeye çıkmış (US / İngiltere / Çin / Japonya / Kore / Tayvan / Almanya / Fransa / Rusya / Yunanistan / İtalya / İspanya / Avustralya / Meksiko / Portekiz / Brezilya / Hindistan / Türkiye).

Eski bir Hollanda'lı olarak (orada yaşamışlığım var), aslında bu ülkeye bir zaafım mevcut, ama buna rağmen Vogue Nederland'ın ilk kapağını hiç beğenmedim. 




Birincisi, mankenlerin hem kıyafetleri, hem de duruşları birbiriyle hiç bir uyum sağlamıyor. Renkler son derece gözalıcı olmalarına rağmen, sıkıcılar, heyecan vermiyorlar, neşesizler. Kıyafetleri, kapak bağlamından çıkarıp inceleyince de beğenmedim. Styling'den mi, yoksa gerçekten elbiselerden mi kaynaklanıyor bilmiyorum, ama benim için hiç bir cazibeleri yok.

Bu sebeple bir kez daha ''hadi yine iyisin Vogue Türkiye'' diyorum. ''Bizim'' Stam'lı ilk kapağımız ile karşılaştırılınca, Vogue Hollanda'nınki resmen amatörce duruyor. Umarım onlar da en kısa zamanda kendi seslerini bulurlar.




20 Mar 2012

Hayali Alışveriş Listesi #3: Karl Lagerfeld'in evi

Bu yazıyı ''Hayali Alışveriş Listesi'' kategorisine eklemeye kadar verdiğimden beri (yaklaşık beş dakika oluyor), kendi kendime gülüyorum. Delirdim, evet.

Şundan daha üç sene öncesine kadar, hâlâ zengin olma şansım olduğunu, hatta şans değil, bayağı bayağı zengin olacağımı düşünüyordum. Ve fakat iş hayatına girince anladım ki, young professional olarak zenginlikten uzak bir hayat yaşanıyor - henüz yıllardır hayalini kurduğum Goyard'a bile ulaşmış değilim (ki o da bir diğer hayali alışveriş listesi yazısının konusu olmalı). 

Karl (asker arkadaşım olduğu için, kendisine ismiyle hitap ediyorum), bu evi satın aldığından beri, içinde hiç yaşamadığı tahmin ediliyor. Şimdi de satışa sunuyormuş. Fiyatı ise 5.2 milyon dolar. Düşününce, aslında New York için oldukça uygun bir fiyat bu (şaka yapmıyorum). Nişantaşı'nda bile daireler milyon dolarlara satılırken, Gramercy Park manzaralı bu evin fiyatı beni şaşırtmıyor.

Bu arada üniversitedeyken ''Brand Management'' dersinde öğrendiğim ufak bir şeyi burada paylaşmak isterim: beyaz boş alan, ''lüks''ü ifade edermiş. Aşağıdaki fotoğrafları bu bilgiyi göz önünde bulundurarak incelemenizi tavsiye ediyorum.





Kaynak

Bonus: Karl'ın hayatındaki standart bir günün nasıl geçtiğini merak ediyorsanız, tıklayın.

19 Mar 2012

Pideban

Tavsiye uzerine Pideban'a giderken, adinin yarattigi cagrisimla, uzeri yumurtali veya tereyagli acik pide yiyecegimizi, kenarlarini ortaya bandiracagimizi sanmistim. Bu beklentiyle varip pidelerin kapali oldugunu ogrenince heyecanim biraz kacti, cunku kapali pidelerin hamuru genelde kalin oluyor.

Neyse ki Pideban'in hamurunun inceligi de, gevreklik katan pisirme ayari da cok iyi; bu alanda Beyoglu pidecilerinden daha onde. Fakat kullanilan dolgu malzemelerini bu ayarda lezzetli bulmadigimi itiraf etmek zorundayim. Ayni sekilde, ne acik ayranin ne de ikram tursunun, hamurdaki veya pisirmedeki basarilara yaklasamadiklarini, o standardda olmadiklarini dusunuyorum.

Bir kiymali, bir sucuklu-kasarli, bir de kavurmali siparis ettik. Sonuncusunun meraklisi degilimdir, o yuzden tadina bakmadim. Ilk ikisini ise, ozellikle de kiymaliyi begenmekle birlikte, tekrar ta Cayirbasi yollarina dusurecek kadar vurulmadim. Bu yuzden, Istanbul'da baska pideci tavsiye edemesem de, 3 yildizlik notu adil buluyorum. Milor 4 yildiz vermis fakat o farkli Karadeniz yemeklerini de denemis.




Pideban from Vedat Milor on Vimeo.



Temel bilgiler :
Bahcekoy caddesi, No.1, Cayirbasi
(212) 242 19 46
Kredi kartlari ve yemek kartlari gecerli.

Mart 2012 fiyatlari :
3 pide + 1 surahi ayran : 40 TL

18 Mar 2012

Kısa saç ve kuaför sorunsalları (aka Makas / Hair Mafia)

Yaklaşık iki buçuk yıl önce neredeyse belime kadar uzanan saçlarımı bir çırpıda kısacık kestirmeye karar verdim. Kısacık derken, bir tarafı ''undercut'' olarak adlandırılacak kadar kısadan bahsediyoruz. 

Ve iki, üç ay öncesine kadar bu kararımdan bir saniye bile pişmanlık duymadım. Ta ki saçlarımı tekrar uzatmaya karar verene dek.

Ama dilerseniz hikayeyi başa saralım:


İstanbul'a taşındığımda girdiğim kuaför arayışı, o zamanlar henüz (Beşiktaş'ta) tek bir şubesi olan ''Makas'' ile mutlu bir son bulmuştu (bu günlerde artık franchise olan Makas şubeleri bile mevcut). Aslında aldığım risk oldukça büyüktü: henüz eğitimde olan bir kuaföre bu büyük değişimin ''mimarı'' olma yetkisini vermek, hadi kendimi kandırmayayım, risk bile değil, aptallıktı. Ama o zamanlar part-time çalışan, tez yazan fakir bir öğrenci olduğumdan, pahalı opsiyonlar söz konusu değildi. Ayrıca daha önce de kırıklarımı aldırmak ve kahküllerimi kısaltmak üzere Makas'a saçımı kestirip, memnun kalmıştım.

Elime Kate Lanphear'in bir fotoğrafını alıp, Makas'ın yolunu tuttum. İki saatten uzun süre uğraştılar.
Ve: sonuç, beklediğimden çok çok çok muhteşemdi. Saçım hem havalı, hem de bakımı kolaydı.

İki yıldır da kısa saçı severek kullanıyorum. Ama ilk başta hissettiğim o ''novelty effect'' bir kaç ay sonra kaybolmaya başladı. Böyle olunca, bir kaç farklı model denedim. Ancak uzun saçtan kısaya ilk geçişteki o muhteşemliği bir daha hissedemedim. 

Bu arada Makas - evime daha yakın olan - Nişantaşı şubesini açınca, oraya gitmeye başladım (saçlarınız kısa olunca, bakımlı görünmek istiyorsanız, maksimum iki ayda bir kuaföre gitmek zorundasınız). Ne yazık ki bu ziyaretlerimden birinde, kulağımı kestiler. Herkes hata yapabilir, ama - tıpkı daha önce Hardal örneğinde bahsettiğim gibi - burada da ''crisis management'' o kadar kötüydü ki, bir daha gitmeyi düşün-e-medim. Şöyle ki, kulağımın kesilmesine rağmen, tüm ücret alındı. Üzgünüm, ama kuru bir özür böyle ''olay''larda kurtarıcı olmuyor. Benden bu durumda para almalarını gerçekten çok ayıpladım. (Merak edenler varsa: kulağımda halen ufak bir iz var, ayrıca artık her kuaföre gittiğimde korkuyorum. Herhalde ufak bir travma yaşamışım).

Bu hadiseden sonra, yeni bir kuaför arayışı başladı. Cool kid olduğumdan, benim dilimden anlayan bir yere ihtiyacım vardı. Kurtarıcım, Hair Mafia oldu. Zaten Ahmet daha önce Makas'ta saçımı kesmişti, kendi yerini açtığını duyunca, hiç düşünmeden randevu aldım.

 
Ama genelde Ahmet değil, Gürkan saçımı kesiyordu. Gürkan yaklaşık yarım sene önce Hair Mafia'dan ayrılınca, saçımı bir, iki kere Ahmet'e kestirdim. Kendisini tanıyanlar bilir, son derece sevimli, iyi niyetli, tipik ''kuaför'' klişelerinden uzak, eğlenceli giyinen, iyi saç kesen bir adam (bu arada belirtmiş olayım, büyük bir samimiyetim yok, ismimi de bildiğini düşünmüyorum, ama görse beni tanır). Tek sorun şu ki, saçımı uzatmak istediğimi söylememe rağmen,  bunu pek dikkate almadan, yine standart bir kısa saç kesimi yapması / vermesi / yaratması. 

Bu yüzden, saçımı uzatmaya karar verince, kuaförsüz kaldım.

Ve inanın bana, saçım o kadar bakımsız, o kadar kötü görünüyor ki, havalı giyinsem de, makyaj yapsam da, saçıma taç / şapka / band taksam da, uncool bir insanım. Bu da beni - dünyanın en yüzeysel adamı olarak - üzüyor. Bu geçiş dönemi dünyanın en berbat olayıymış meğer, bilemezdim. 

Makas ve Hair Mafia sonrası, hem cool, hem teknik anlamda ehil, hem de fazla pahalı olmayan bir kuaföre ihtiyacım var. Yardımcı olacak olan kişiye yemek ısmarlayacağım, söz.


Edit: http://www.babetpalas.com/2012/05/guilty-as-charged-hairmafia-revisited.html

17 Mar 2012

Wes Anderson’dan Moonrise Kingdom

Yeni Wes Anderson filmi Moonrise Kingdom'in galasi, bu sene mayis ayinda Cannes Film Festivali'nde yapilacak. Biz de herhalde Filmekimi'nde izleriz.

16 Mar 2012

Eski dostlar: The Electric Soft Parade

Son günlerde en çok istediğim şey, zamanı geriye alarak, öğrencilik yıllarıma dönebilmek.
Belki bu yüzden yüzyıllardır hiç dinlemediğim bir grup esti kafama: The Electric Soft Parade.

''There's a Silence'' o kadar güzel ki, çıkmasının üzerinden 10 (!) yıl geçmesine rağmen, bugün de yayınlanmış olabilecek kadar zamansız bir şarkı. Sahi, bir Electric Soft Parade vardı, ne oldu ona?*




*Yeni albüm çıkarıyorlarmış. Bu yüzden her zamanki gibi bonus:



15 Mar 2012

Hayali alışveriş listesi #2 : Chanel Tüvit Ceket

Hayat bana muhteşem imkanlar sunmuş olmasaydı, lise/üniversite okuma fırsatım bulunmasaydı, kendime meslek olarak terziliği seçerdim. Küçükken dikişi bayağı ilerlettiğim bir dönem olmuştu, kendime pantolon bile dikiyordum. Neden bıraktığımı ben de bilmiyorum, ama güzel bir kurs bulsam, tekrar başlamayı çok isterim.

Chanel'deki terziler, elbette bu işin ve hatta sanatın ustalarılar.
Bugün de hazır fake Chanel tüvit ceketimi giymişken, aşağıdaki videoyu paylaşmak yerinde olur diye düşündüm.

 

Carine ve Karl'ın bu cekete adadıkları kitap ile ilgili ilk görüntüler için tıklayın.

14 Mar 2012

Grimes / Oblivion

Bir kaç gündür aklımdan çıkmayan bu Grimes şarkısı, en son guilty pleasure'larım arasında yer alıyor. Utanarak dinliyor ve seviyorum.

Çünkü neden? ''Witch-House'' isimli bir türden müzik dinlemeyecek / dinlememek gerekecek kadar yaşlıyım. 10 yıl önce olsaydı, tüm bu witchhousepostdubsteplofirnb'leri yemiş yutmuştum, ama artık ancak iki sene gecikme ile takip edebiliyorum. 

Grimes'ın bu videodaki saçları, bana Mavi Ojeli Kız'ın gökkuşağı göz makyajını çağrıştırdı. Zihnin bize oynadığı oyunlar çok komik.

Bu şarkı ghost'a gelsin, zira kendisi ölümcül ince sesli kadın vokallerini pek sever.



Google'dan Akira Yoshizawa doodle'i

Origaminin buyuk ustasi Akira Yoshizawa yasiyor olsaydi, bugun 101inci dogumgununu kutlayacakti. Google da onun onuruna bizi su doodle ile karsiliyor :

Origami askiyla isinden ayrilan, senelerce zar zor gecindikten sonra ancak 40'li yaslarda kabul edilen Yoshizawa yalnizca on binlerce model yaratmamis, ayni zamanda Yoshizawa-Randlett diyagramini da gelistirmis ve papier mâché benzeri islak katlama teknigi sayesinde origami figurlerinin birer sanat eseri olarak saygi gormesine katkida bulunmus.

13 Mar 2012

Galata Muhallebicisi

Lafi uzatmaya gerek yok : Galata Muhallebicisi'ne ilk ziyaretimin aslinda ikinci kez gidisim oldugunu biraz gec fark etmemden cikarilacak temel sonuc, mekanin bende pek iz birakmadigidir. Ama ote yandan, Galata'ya 3 yildiz vermem nedeniyle, bir daha asla oraya gitmeme yemini ettiren bir lokanta olmadigini da anlayabiliriz. Yeterince net degil mi ? Biraz anlatayim.

Galata bolum 1 :
City's'deki seanstan once, filme dek tost ve limonatayla oyalanmistik. Hatiralar, filmle birlikte silindi.

Galata bolum 2 :
Palas icin CSA'nin mekanlarindan Kantin'i degerlendirme niyetiyle yola cikip, cumartesi erken kapattiklari icin oylesine "bir muhallebici"ye daldik. Galata usulu cokertme de, sultan sarma da hos surprizlerdi. Yogurdun karsisinda ezilmesin diye domatesli sosa yuklenmeden, kibrit patatesin citirligiyla koftelerin inceligini dengeleyerek hazirladiklari cokertmeden cok memnun kaldim. Sultan sarmanin humusundan cok daha guzellerini yemis olsam da, humusun nar ile yarattigi kontrast hosuma gitti, ispanagina ragmen tek basina biraz yavan gelebilecek tavuklara sinif atlatti. En sonunda da dondurma ilaveli bir sutlu tatli paylastik ki, degmeyin keyfime.

Galata bolum 3 :
Cumartesi aksamki 4 yildizlik yemegin motivasyonuyla pazar kahvaltisina gittik. Ne de olsa, mekan sut ve tavuk urunlerinin tazelik ve duzgunluguyle ovunuyordu. Ne yazik ki beklentileri karsilayamadi, notu 3 yildiza dusurdu. Kaymagi ve sahanda yumurtasi guzeldi ama Pando Amca'nin eline su dokemezdi. Izgara hellimi kotu degildi ama miktar olarak cok azdi. Yemegin guzel olmasi icin malzemenin kaliteli olmasi sarttir; fakat malzemenin duzgunlugu lezzetin garantisi degildir. Kantin'in bu nedenle yalnizca 2 yildiz almasi gibi, Galata Muhallebici de musterisini magdur etmemekle birlikte, kahvalti keyfi icin onerebilecegim bir lokanta olamadi. Aksam yemegi veya sutlu tatlilar icin ise tavsiye edebilirim.


Temel bilgiler :
Tesvikiye Caddesi, No.55, Nisantasi
(212) 224 11 22
Kredi kartlari gecerli.

Mart 2012 fiyatlari :
Galata usulu cokertme (Kibrit patates ve Galata yogurdu ustunde, ozel hazirlanan ince kofteler, domatesli mantar sosu ile) : 16 TL
Sultan sarma (humus ustunde tavuk gogsune sarili kuru meyveli ispanak) : 15 TL
Sutlu tatlilar : 5,5-6 TL
Bal-kaymak : 8 TL
Izgara hellim : 6 TL
Sucuklu yumurta : 8,5 TL
Kasarli-sucuklu karisik tost : 5 TL
Su : 1 TL - 33 cl, malesef sadece 33 cl
Ayran, limonata : 3 TL
Gazli mesrubatlar : 3,5 TL

12 Mar 2012

Yapay gökkuşağı

2009 yılından beri ortalıkta dolaşan bu muhteşemliği ancak keşfetmiş olmam, ne kadar yaşlandığımın bir göstergesi. Ergenlikte ''trendsetter'' iken, üniveriste sonrası ''early adopter'' kategorisine inmiş bulundum ve şu anda sanıyorum bu kategoride bile yer alamıyor ve artık eskisi kadar ''been there done that'' diyemiyorum. Peki neden? Hep ekmek parası derdi, hep fazla çalışmalar ve couch potato olma durumları.

Neyse, konumuz bu değil. Konumuz Londra'daki Olimpiyat Oyunları için tekrardan ortaya çıkan yapay gökkuşağı enstalasyonu. Yvette Mattern isimli sanatçının eseri olan bu iş, o kadar dahice ve aynı zamanda basit ki, önceden nasıl kimsenin aklına gelmemiş anlayamıyorum. So very, very pretty.


11 Mar 2012

Kantin Nişantaşı


Kantin'e İstanbul'a ilk taşındığımda bir kaç kez gitmişliğim vardı, ancak uzun süredir uğramamıştım. Anılarımdaki Kantin, eli yüzü düzgün, ''classic with a twist'' yemekler sunulan, sevdiğim bir restorandı. Ev kadını mantığı ile, ellerine o gün hangi taze malzeme geçerse, ona göre menü hazırlamaları bana çok cazip gelen bir konseptti. Şemsa Denizsel de aklı başında bir kişiye benziyor, ilgiyle takip ediyordum.

Ancak, geçen hafta Kantin'i tekrar ziyaret ettiğimde, ne yazık ki hiç memnun kalmadım.

Önce ziyaretimin olumlu yönlerinden bahsetmek istiyorum.

Kantin'in genel atmosferini seviyorum. Kendini beğenmişliği, gösterişli olma çabası, kendini olmadığı bir şey olarak gösterme isteği yok - basit beyaz örtüler ve minik çiçekler ile süslenmiş masalar, her gün değişen menünün kara tahtaya yazılması, garsonların sadeliği - tüm bunlar oldukça olumlu şeyler.

Ayrıca: Ayran. Ayranları muhteşem; salatalıklı olması dolayısıyla neredeyse cacık kıvamında, ama yine de ''içecek'' özelliğini kaybetmeden. Benden tam puan alır. 


Ama atmosfer ve ayran vasat yemekleri kurtarmaya yetmiyor. 

Öncelikle şunu belirtmeliyim, porsiyonlar minicik.

Yediğim piliç konfit kuru ve tatsızdı, evde tavada üstüne biraz curry ekleyerek kızarttığım tavuk Kantin'de yediğimden kat be kat daha lezzetli. Yanındaki salatanın hardal sosu fazla ağırdı. Tek beğendiğim, salataya eşlik eden dev krutonlardı. Ev yapımı krutona büyük bir zaafım var.

Ghost'un yediği portakallı somon'da portakalın tadı hiç belli olmuyordu. Ispanak (yokza pazı mıydı?) üzerinde sunulmuş ve sanıyorum fırında pişirilmişti, ama hiç bir özelliği yoktu ve tabakta gelen parça çok ufaktı. Ne tavuk konfit, ne de somon, yetişkin bir insanı doyuracak porsiyonlarda sunulmadı.


Kantin'e büyük beklentiler ile gittiğim için yemeklerden bu kadar şikayetçi olduğumu belirtmeliyim. Daha önce hiç gelmemiş olsaydım, ''meh'' der, bir daha uğramazdım. Ama sevdiğim / sevdiğimi sandığım bir yerde böyle sıradan yemekler yemek, kalbimi kırıyor. Kantin'deki yemekler facia değil, ama vasattılar. Vasat olmak, bazen kötü olmaktan daha fena, pek fena.


Temel bilgiler :
Akkavak Sokağı 30 
Nişantaşı
Tel: 0 212 219 31 14
http://www.kantin.biz

Mart 2012 fiyatlari :
Piliç konfit ve salata: 21,50 TL
Portakallı somon: 26,5 TL
Humuslu ciğer: 19 TL
Salatalar: 16 - 18 TL
Sütlü Lahana: 18 TL
Çıtır: 16 - 18 TL
Tatlılar: 7,5 - 10 TL


Bonus-sever olarak, sizi Milör'ün Kantin ziyareti ile baş başa bırakıyorum. Le Milör'e inancım, güvenim tamdır, ama Kantin ile ilgili nasıl böyle ayrı düşebildiğimizi halen çözebilmiş değilim:


10 Mar 2012

Hayali alışveriş listesi #1 : Chloé palto

An itibariyle şu hayatta tek istediğim, hazır giyim sektöründe bir iş ve aşağıdaki kıyafetler.

(Chloé tarihindeki tüm tasarımcıları ayrı, ayrı beğenirim. Bu koleksiyon ile geçen seneden beri Chloé baş tasarımcısı olan Clare Waight Keller'in ismi de hafızama kazınacak belli ki. So pretty, so very very pretty.)


Chloé AW 2012 First Look / kaynak

8 Mar 2012

Kadınlar gününüz kutlu olsun!

''Gün''lere pek inanmam, kutlamam.

Ama en azından ''Kadınlar Günü'' sayesinde medyada toplumsal cinsiyet konuları ele alınıyor, bir iki günlüğüne olsa da, sorunlar ile ilgili farkındalık yaratılıyor.

Benim için de aşağıdaki videoyu sizinle paylaşabilmem için bir bahane yaratmış oluyor ''Kadınlar Günü''. Tavi yeni bir şeyden bahsetmiyor, hepimiz biliyoruz bunları, ama tekrarlamakta fayda var. İnsanların kafasına girene kadar tekrar, tekrar, tekrar ve tekrar.


7 Mar 2012

Sonunda: Marni at H&M

İki hafta önce Inbox'umda H&M'den gelen basın bültenini görünce, neredeyse sevinçten ağlayacaktım. Biz burada iki kişi olarak eğlendiğimizi düşünürken, demek ki - üç beş de olsa - okuyanlarımız varmış ve H&M bizi haberlerini duyurmamızı isteyecek kadar ''relevant'' bulmuş.

Yukarıdaki paragraftan, ne kadar taze blogger olduğumuz belli oluyor, farkındayım. Bir cool kid olarak bunları yazmamam gerekiyor, ama tutamıyorum kendimi. H&M sevgim bambaşka.

Gelen mail'i anında değerlendirmememin sebebi, yarınki Marni at H&M ''satış başlangıcı'' için malzeme toplamamdı. Ne yazık ki bir kez daha boşu boşuna kendi kendime heyecanlanıyorum. Alışveriş yapmak için işimden izin alamayacağıma ve akşamları çok geç çıktığıma göre, ben H&M'in yolunu tutana dek, eminim ki her şey tükenmiş olacaktır. 

Daha önce de yazmıştım, Marni öylesine asil, öylesine şık ki - gencecik bir marka olduğunu hiç fark ettirmiyor - sanki yüzyılların modaeviymişcesine. H&M ise kolaborasyondaki tasarımları şu şekilde anlatıyor:

''Marni’nin H&M için hazırladığı koleksiyon tamamen özgürlük ve deneyimle ilgili. Marni desenleri ve renkleri eğlenceli bir şekilde birlikte kullanılmak ve eşleştirilmek üzere tasarlanmış. Her şey, her şeye yakışıyor ve Afrika desenleri Bauhaus modernliğiyle mükemmel uyumu yakalarken spor siluetler daha feminen şekillerle kullanılıyor. Koleksiyon, H&M’de tam bir Marni görünümü oluşturmak için ayakkabılar, çantalar ve etkileyici aksesuarlar da içeriyor. Ayrıca Marni, desenlerin incelikli kullanımı ve yumuşak renklerle erkek giyiminin temel parçalarında da yeni bir görünüm sunuyor.''

Şubat ayında Los Angeles'te verilen lansman partisine bir çok ünlü Marni at H&M kıyafetleriyle katılmış. Aşağıda bazı kareleri görebilirsiniz. Ben özellikle Milla'nın giydiği elbiseyi ve Lou Doillon'un ''takımını'' beğendim.





Daha fazla fotoğraf için tıklayın.

Babetpalas'ta bonusları severiz, bu sebeple:


Yarın H&M'e uğrayabilecek herkese şans diler, sizleri delicesine kıskandığımı bilmenizi isterim. Böyle.

6 Mar 2012

The Bling Ring

Sofia Coppola'ya karşı derin hisler beslediğimden daha önce de bahsetmiştim. Ama Somewhere o kadar sıkıcıydı ki, izlerken işkence yaşarmışcasına acı çektim. Bu yüzden bir sonraki filmini karışık duygular ile bekliyorum. İkinci bir ''Virgin Suicides'' umut etmiyorum, ama film yine ergenlik ile ilgili olacağından, heyecanlıyım.

''Bling Ring'' hikayesini duymamıştım, ama Wikipedia'da hakkında bilgiler aldıktan sonra, harika film materyali çıkaracağından eminim. İçinde Emma Watson'un olacak olması beni daha da umutlandırıyor.





5 Mar 2012

Kadim dostum Kiki

Kiki, yemekleriyle, ''bahçe''siyle, müzikleriyle ve ismiyle İstanbul'da en çok sevdiğim restoranlardan biridir.

Kaynak
 
Bu yüzden ghost'un son Kiki ziyaretimizde bu denli büyük hayal kırıklığına uğraması beni çok üzdü. İşin ilginç tarafı, aynı gün aynı masada oturmamıza rağmen, benim ''dört yıldızlık'' bir yemek yemiş olmamdı.

Giriş için yediğimiz ''kabağa sarılmış karides'' gerçekten de ghost'un söylediği gibi beklentileri karşılamıyordu (çünkü mönüde spagetti'den bahsedilmiyordu), ama soğumuş olarak gelmeseydi, benden yüksek puan alabilirdi, zira tadıyla ilgili herhangi bir sorun yoktu.

Ana yemek olarak seçtiğim ''pancarlı kuskus risottolu bonfile''den son derece memnun kaldım. Kuskus muhteşemdi, her zamanki garnitürlerden farklı olmasıyla beni çok mutlu etti. Bonfile de tam istediğim gibi orta pişmiş olarak sunulmuştu, içi halen sulu ve çok lezzetliydi. Elbette dünyadaki en muhteşem yemek değildi, ama düzgün pişmiş kaliteli et yanına farklı bir garnitür, benim Kiki'den son derece memnun ayrılmam için yeterliydi.

Normal şartlar altında, Kiki benim gözümde dört yıldızlık bir restorandır. Ancak, şu da bir gerçek ki, ghost'un yemeklerini tattım ve ne yazık ki gerçekten kötüydüler. Bu sebeple, sadece kendi deneyimimden yola çıkarak değerlendirme yapamıyor ve yemekleri arasındaki tutarsızlığından dolayı, Kiki'den puan kırmak zorunda kalıyorum.

ghost artık Kiki'ye gitmek istemeyebilir, ama ben kendilerine bir şans daha verecek ve tecrübemi buradan raporlayacağım. Zaten Emel Kurhan ile karşılaşmadan, Kiki'ye gitmelerden vazgeçmeyeceğim. Kendisinin saçlarına kurban olmak istiyorum. Böylece bir ''yemek'' yazısını bile modaya bağlamış oldum, mutluyum.

(Temel bilgiler ve fiyatları ghost'un yazısında bulabilirsiniz.)

4 Mar 2012

Beden imgesi

İngilizce'de ''Body Image'' olarak adlandırılan şeyin Türkçe tercümesi, Zargan'a göre ''beden imgesi'' imiş. Ama bu çevirinin asıl konsepti iyi anlattığını düşünmüyorum. Body image daha çok kendi vücudumuzu algılama biçimini tarif ediyor.

Olumlu body image'e sahip olmak, kendini sağlıklı hissetmek, vücudunuzu olduğu gibi (her türlü kusuru ile) kabul etmek ve sevmek demektir. Ama bu elbette bir ütopi. Tanıdığım hiç bir kız arkadaşım, vücudundan memnun değil. Ve bu, kendimi bildim bileli böyle. Bu durumun en üzücü yanı ise, sadece memnun olmamakla kalmıyorlar, hemen hemen tüm yakın arkadaşlarım hayatlarının bir döneminde öyle veya böyle bir tür yeme bozukluğu yaşamış, veya ''en azından'' bir diyet denemiştir.

Hepsi kötü kötü pis pis medyanın suçu diyerek, sorunu basite indirgemiş oluyoruz (ki payı olduğu aşıkar, ama konumuz bu değil). Peki sorun nerede? 

Bence asıl problem, kadın vücudunun metalaştırılması ile ilgili. Kadın vücudu ince ve az da olsa kaslı olmalı, ama yine de meme ve poposu olmalı / her (!) tarafı tüysüz olmalı, ama saçı gür olmalı / makyaj yapmalı, ama makyaj yaptığı fazla belli olmamalı ve daha da gider bu liste. Güzelliğin artık bir endüstri olduğunu yazmama gerek bile yok aslında. Bu dayatmalar dolayısıyla vücutlarımızdan kopmuşluk öyle bir hal almış ki, vücudumuz ile ''ben''i ayrı tutuyoruz. Sağlık hikaye, yeter ki ölçüler dilediğimiz şekilde olsun.

İstanbul'a taşındığım yıl, bir sene içerisinde yaklaşık 13-14 kilo aldım. Sebeplerine detaylı olarak girmeyeceğim, kısaca şunu söyleyeyim: ''masa başı iş'' + yeme alışkanlıklarının değişmesi, ''dikkat'' etmediğiniz takdirde kısa sürede kilo almanıza sebep olabiliyor. 

Body image, güzellik standartları, güzellik endüstrisi gibi konulara, standart sokaktaki insandan daha fazla kafa yoran bir kişiyim. Aklım bana, burnum küçük olmasa da güzel olabileceğimi, dergilerde gördüğümüz ''gözeneksiz'' yüzlerin gerçek olmadığını, bacaklarım iki metre uzunluğunda olmasa da mini etek giyebileceğimi söylüyor. Yine de aynaya baktığımda, karşımda şişman bir kız görüyorum. Ki değilim (çelişkiye gel). Vücut Kitle İndeksinde (ki bu da çok doğru bir ölçü sayılmaz, ama hiç yoktan iyidir) ortaya çıkan değer, skalanın en alt kısmında yer alıyor - yani bir iki kilo versem, ''sağlıksız'' duruma düşeceğim.

Ve fakat, ince olmak için, sağlıksız olmayı göze almaya hazırım. Yukarıda değindiğim üzere, bir çok tanıdığım / arkadaşımın yemek yemekle ilgili bir takım sorunları olmuş / var. Ben hiç bir zaman anoreksik / bulimik vs. olmadım, ama reflüye kapıldım. Yeme düzenim (stresli işim dolayısıyla) o kadar bozulmuştu ki, vücudum yediklerimi tutamamaya başladı. İlaç alarak durum düzeldi, ama yine de bu süreçte yedi kilo verdim.

İşin ilginç tarafı, kendimi daha iyi hissetmiyorum. Sadece bazı kıyafetlerime tekrar sığdığım için sevinçliyim, ama bunun dışında kilo vermiş olmamın ''well being''ime pek bir faydası yok. Çünkü neden? En azından beş kilo daha vermek istiyorum. Beş kilo daha verince ne olacak? Üç kilo daha vermek isteyeceğim. O üç kiloyu da verince, yüzümü beğenmeyeceğim, yanaklarımın boşalmış olmasına üzüleceğim. Bu sefer tekrar kilo almak için çabalayacağım. Ve bu kısırdöngü hiç bitmeyecek.Kendimi en son güzel hissettiğimde, 18 yaşındaydım. Ondan sonra, hangi kiloda olursam olayım, kendimi öyle veya böyle kötü hissettim.

Daha önce de söyledim, ben bir şey hakkında yazmadığım sürece, o konuyla ilgili ne düşündüğümü bilmiyorum. Bu yazıda hiç bir yapıcı öneri yok. Bunu yaparsak düzelir, şunu denersek standartları yıkabiliriz diyemiyorum. Ama bu yazı, bu konuyu ele almam için bir başlangıç.

Pek Tina Fey'ci sayılmam, ama aşağıda çok iyi bir noktaya değinmiş. Yazımı da eğlenceli kapatmış oluyorum. Buyrunuz:


Not: Bu arada, body image yazılarında hep sağlıktan da bahsediliyor. Antropolojik olarak güzellik/sağlık arasında bir korelasyonun var olduğunun farkındayım, ama insanlara zorla sağlık dayatılmasına son derece karşıyım. Şişman insanlara, ''sağlık'' mantrasını empoze ederek, ''sağlığın için kilo vermelisin'' demek, inanılmaz derecede baskıcı bir davranış biçimi. Belki sağlıklı olmak istemiyor? Sana ne? 

Bir iktisatçı olarak, hastane masraflarını azaltmanın kamuya ne kadar büyük faydalar getireceğinin bilincindeyim; ama her şey para / bütçe değil, ve pek US and A yandaşı sayılmasam da, ''Life, liberty and the pursuit of happiness''in herkesin hakkı olduğuna ben de inanıyorum. Önemli olan sağlıklı olmak değil, mutlu olmaktır. Bu, 150 kilo olmak anlamına geliyorsa bile.

3 Mar 2012

15. Doğum Günün Kutlu Olsun Colette!

Moda blogosfer ‘’pioneer’’lerinden Susie’yi sevmeyen yoktur herhalde? Günümüzün moda blog anlayışını oluşturan blogger’lardan kendisi. Bu yüzden Colette’in (ki Paris ile ilgili EN ÇOK sevdiğim ‘’şey’’lerden biridir) 15. yılını kutlamak için Darcel’e yaptırdığı portrelerden birinin Susie Bubble’a ait olması, bence çok yerinde bir karar (videoyu ilk olarak Susie'nin blog'unda gördüğüm için, yazıma bu girişi tercih ettim).

Susie dışında diğer favorilerim: Chloe Sevigny, Anna Wintour, Waris Ahluwalia, Gareth Pugh, Miuccia Prada, Kanye West ve Victor & Rolf.

Colette hiç kapanmasın, her zaman ilham vermeye devam etsin, ''cool''un simgesi olsun, restoranında mis yemekler yiyelim, satın alamayacağımız kadar pahalı kıyafetlere dokunup iç geçirelim, sayesinde yeni müzikler keşfedelim, havalı ıvır-zıvırlar alalım, coletteforeverforeverforeverandever.

2 Mar 2012

UNIQLO's Color Ankle Length Skinnys

Kolaborasyonların büyük cazibesi, sevilen iki şey birleştiğinde, ortaya çıkan ‘’the whole is greater than the sum of its parts’’ durumu, birlikten kuvvet doğması. Şimdi sadık okurlarım (evet, seni kast ediyorum sevgili Ş.) bir kez daha H&M’den bahsettiğimi varsayacaklardır, ama o yazıyı hafta sonuna saklıyorum. Bugün başka bir işbirliği ve hatta işbirliğinden ziyade, ‘’endorsement’’ten bahsedeceğim.

UNIQLO, yeni kampanyasının reklam filminde Tavi ve Cyndi Lauper’i oynatmış, ne de iyi yapmış. Üçünü de pek çok severim.

HEATTECH’ci olduğumdan, Türkiye’de UNIQLO bulunmamasını şiddetle kınıyorum. Kendimi aşağıdaki muhteşem güzellikteki video ile avutmaya çalışıyor, ama başaramıyorum, çünkü izledikçe sinir oluyorum. Neden mi? Yüzyıllardır ‘’kısa’’ paça skinny jean’ler arıyor ve bir türlü istediğim modelde bulamıyorum. H&M’i Türkiye’ye getiren insan olamadım, acaba Türkiye’deki ilk UNIQLO mağazasını mı açsam? Zaten Tokyo İsveç’ten daha havalı.